Tuba Güven

Yarın çocukluk arkadaşım Rümeysa umreye gidecek. Ona “Benden Efendimize (s.a.v.) selâm söyleyip, Kâbe’de benim yazdığım duayı okur musun?” diye sorduğumda memnuniyetle kabul etmişti. Ben de kalemi kağıdı kaptığım gibi yazmaya başladım. Dilim döndüğünce, kalemim yazdığınca Cenab-ı Hakkı hamd ve senâ etmeye çalıştım. Ümmete, dava kardeşlerime, aileme ve kendime dualar yazdım. Mektubun sayfaları ilerledikçe daha şahsî dualarımı yazmaya başladım. Enfüsî dualar, arzular geçti o an içimden fakat gönlüm ve kalemim el vermedi devamını yazmaya. Duraksadım… Yazamadım.. 

Kendimi, günlüğünü özenle kitleyen fakat günlüğü istemsizce başkasının eline geçmiş kız çocuğu gibi hissettim. Yazamadım.  

Mektuba “Ya Rabbi, elhamdulillah her an, her yerde, her koşulda senin huzurundayız. Dualarımızı, arzularımızı, hamd ve senamızı sana bildirebiliyoruz. Ya Rabbi elhamdulillah dua ederken sana aracısız direk dua edebiliyoruz.  Elhamdulillah sensin bizim kalbimizin en derinlerindeki arzuları bilen, işiten ve her şeye eli yetişen, kudreti yeten. Bu mektuba yazmakta hicap ettiklerimi de sen biliyorsun, Kâbe karşısında okunmuş gibi kabul eder misin Allahım?” yazarak bitirdim.