Daha gözümü açmadan açık camdan börek kokusu geldi burnuma. İçimde hissettim. Uykudan uyanmıştım ama uykuyu devam ettirmeye gayret ettim.
Hamur işi…
Sabahları bizden önce uyanıp, göz kararı, el ölçüsü yaptığı hamuru börek, poğaça yapmak, bu annemin işi. Bir de yumurtaya bulayıp bayat ekmekleri kızartmak.
Kokular…
Uyanmak istemedim hiç. Burnumda annemin poğaçalarının kokusu, içimde bu poğaçaların artık bitmiş olmasının verdiği inceden bir acı.
En güzel sabahlara uyandırırdı, en tatlı sabahlara…
Yüzüğünü hiç çıkarmazdı, oklavadan gelen takır takır sesler yüzüğünün eseriydi. Sadece yüzüğünü değil, tülbentini de hiç çıkarmazdı. Ona haram olmayan damatları dahi olsa yanında hiç arkadan bağlamazdı. Kolları bileklerine kadar kapalıydı, yine de oklavaya karışmazdı.
Gece de böyleydi annem. Bazen beyaz bazen pembe tülbentiyle yatar, şeker pembesi yanaklarıyla uykusu çok tatlıydı.
Hep geç uyur yine de vaktinde kalkardı. Onun yanında uyuduğumda okuduğu Kur’ân’ı kendi duyacağı tonda okur, fısıltıları uyumama tatlı bir ton katardı.
Peygamberler tarihi, Peygamberimizin hayatı… Öyle böyle değil, serileri olan kaç kitabı birden bilmem kaç kez çok okumuştu. Kaldığı yerden rüyalarında devam ederdi. Rüyaları da sabahında heyecanlı anlatımıyla bizlere aktarırken görevini tamamlardı. Ansiklopedik hafızası her an devreye girer, aydınlatırdı yeri geldi mi her ortamda.
Güvendeydim odada. Annemin okuduklarıyla.
Hep sağ tarafinda yatar neredeyse sabahlara kadar okurdu uykusundan önce, buna şahittim çocukluğumda onun yanında kıvrıldıgım gecelerde.
Okunanlar boşa gider mi hiç. Fatihalar, Yasinler…
Simdi ona ışık olmuştur, dilinden dökülenler elinden tutmuştur, gecesini geçirdiği okumalar, aydınlığı olmuştur inancıyla ve duasıyla…
Şimdi sanki bana bir vazife, benim ışığım olan annemin gözümün nuru dediği evlatlarına bıraktığı böyle güneşli, nurlu geceleri onun gibi karartmadan geçirebilmek, belki çok da geç uyumayıp sabahında onun tarifiyle poğaçalar yapabilmek…







