Şeyma Gür

Avrupa’nın ortasında bir ada var: Nur adası. Manevî sınırları gittikçe genişliyen bir ada bu. Kendilerini ve çocuklarını bu adaya atabilenler nice fırtına ve tehlikelerden mahfuz oluyorlar. İmanlarını koruma imkânı buluyorlar. Dünya herc-ü mercü içinde ne için yaratıldıklarını ve  ne için yaşadıklarını unutmuyorlar. Rableri ile irtibatlarını canlı tutup, yüzleri bekâ yurduna dönük olarak yaşamaya muvaffak oluyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Sema kardeşimle beraber bu adada misafireten bulunduk. Bu adanın maddi sınırları birkaç ülkeye birden uzanıyor. Önce Hollanda’nın Rotterdam şehrinde iki günlük Risale-i Nur okuma kampına katıldık. Yeni medreselerinin ilk misafirleri olduk. Ardından da Almanya’nın Duisburg şehrindeki medreseye ve oradaki okuma kampına gittik.

Rotterdam’daki cemaat, Türkiye’deki köyleri aynı, hemen hepsi birbirinin akrabası olan Tatar kardeşlerimiz. Nur dairesinde hem akrabalıklarını, hem dinlerini muhafaza ediyorlar. Bediüzzaman’ın Kosturma’da esir olduğu zamanlar kendisini kefaletle Tatar camiine alan Tatarları hatırlatarak “Üstadın duasını aldık biz” diyorlar. Yeni nesil Tatarca, Türkçe, Flemenkçe, Almanca, İngilizce biliyor. Her biri meslek sahibi. Ama Risale-i Nur’a talebe olmayı her şeyin önüne koyuyorlar.

Avrupa’nın neresinde Nurcu bir aile ve birkaç Nurcu varsa Bediüzzaman’ın talebesi Birinci Ağabeyin onlara illa ki eli değmiş neredeyse. Buradaki kardeşler de, daha sonra gittiğimiz Almanya’daki kardeşlerimiz gibi Birinci ağabeyi anlata anlata bitiremiyorlar. İçimden “Birinci Ağabey olmak varmış” diye geçiriyorum. Bu kadar insanın hayatına temas etmek, güzel izler bırakmak, imanlarına kuvvet vermek, amellerine güzellik katmak gıpta edilesi gerçekten. Bundan 15-20 sene evvel Avrupa’da müslüman kimliklerini korumaya çalışan bu insanlara, özellikle de  hanımlara iman derslerini yetiştirme ihtiyacını görmesi ve karşılaması ne harikulâde bir şey! Feraset mi desem, istihdam mı desem? Bana söylediklerine göre Birinci Ağabey mütemadiyen ihlas, uhuvvet, iktisat ve namaz dersi yaparmış. Uhuvvet dersleri ne kadar dem ve damarlara işlemişse artık, ilk göze çarpan ve kendini en güçlü hissettiren hasletleri birbirlerine muhabbetle bağlılıkları oluyor.

Duisburg cemaatinin çok güzel bir adetleri var. Cumartesi akşamları başka program yapmıyorlar, misafir kabul etmiyorlar, kimselere söz vermiyorlar; çoluk çocuk hep birlikte medreseye gidiyorlar. Erkeklerin ve hanımların katı ayrı. Çocuklar ve gençler için ayrı faaliyet odaları var. En altta mutfakları, ders sonunda ikramlar var. Böylece hem bütün aile birlikte olabiliyor, hem dostluklar pekişiyor. Hem de öyle bir ortamda çocukları muhafaza etmek daha mümkün oluyor.

Bu ziyaretlerim bana birbirinden güzel hidayet hikayeleri okuma imkanı verdi. Rabbimin hidayet ediciliğindeki güzelliği bir kez daha, bir kez daha görüp şükretmemi sağladı. Nimetleri nimet yapan iman nimetine binlerce hamd-ü senalar olsun.

Rızkının peşine gurbet ellere giden o ilkler, rızık kimden gelir unutmamışlar. Ne ticaretleri, ne zor şartlar, ne çoluk çocukları, ne medeniyet fantaziyeleri onları Allah’a ibadet etmekten alıkoymamış. Yeri gelmiş, zaten küçük olan evlerinin bir odasını çocuklara Kur’an öğretebilmek için ayırmışlar. Bazen evin erkeği, bazen hanımı öncü olmuş; Nurlara tutunmuşlar sıkı sıkı.

Burada tanıdığım Şefkat hanım kardeşim, Birinci ağabey ile tanıştığından bu yana her sene külliyatı baştan sona okuyor. 16 yılda 16  kez devretmiş tüm Risale-i Nur külliyatını. Üstelik bu hanım çalışıyor; Almanca öğretmenliği yapmanın yanısıra üç kız evlat yetiştiriyor.

Hülya kardeş, komşusu ile Risale-i Nur derslerine gidip gelmeye başladığında 15 yaşında olduğunu anlattı. Babasını çok küçük yaşta kaybetmiş olan kardeşimiz, anne ve abisinin muhalefetine rağmen gittiği medresede bir gün Asa-yı Musa’yı eline alıp okumaya başladığında hayretler içerisinde kalmıştı. Bambaşka mânâ pencereleri açılıyordu bir bir. Sonra başka bir kitabı aldı eline. Sonra başkasını…Lem’alar, Sözler derken hepsini fevkalade bir şekilde anladığını gördükçe heyecanı iyiden iyiye artıyordu. 15 yaşında bir kız çocuğu Allah’ın inayeti ve teveccühü ile Risale-i Nurlardaki iman hakikatlerine yöneliyor, ruh-u canıyla sarılıyor. Bundan daha güzel tablo olabilir mi? Ve bunun gibi bir sürü farklı hidayet öyküsü yan yana geldiğinde o tablo daha da genişleyip parlıyor.

Lale kardeşimiz, üniversiteden iki  arkadaşı ile birlikte, bir el ilanının peşine düşüp Birinci Ağabeyin seminere gittiklerinde ne Bediüzzamanı ne de Risale-i Nur’u duymuş değildi. Birinci Ağabey kendisine kartvizitini vermiş ve Türkiyedeki bir okuma kampına davet etmişti. Sonrasında da Duisburg kampına. Lale yaşadığı şehirden koca bir bavul ile gelmişti Duisburg’a. Bavulu kitaplarla doldurup geri götürecekti. Tevafuk; Birinci Ağabey o sırada, Duisburg hizmetinin taşıyıcılarından olan Güven ailesi ile arabada medreseye giderlerken uzaktan koca bir bavul ile gelen iki saç örgülü kızı görmüşlerdi. Birinci Ağabey hemen ev sahibi baba Güven’e “Koş onun valizini al” demişti. Tereddüt geçirdiğini görünce de “Bakma onun öyle göründüğüne. O çok hizmet edecek” diye eklemişti.

Lale kardeşimiz “Hâlâ hizmet edemiyorum ama” dese de Almanya hizmetinin sembol isimlerinden biri o. Elbette hikayeyi kendisinden değil, olayın birinci derece tanığı Hatice kardeşten dinledim.

Burada yaşayan kardeşler, özellikle de genç nesil,  Alman disiplinini tamamen almış, Nur hizmetine tatbik etmişler. Kampta işler hiç aksamadan suhulet ve disiplin içinde oluveriyor. Ders, namaz, yemek saatlerine tam bir riayet var. Nöbetçilerden başka gönüllü olarak yardıma koşanlar da oluyor. Şefkatli Mine hanım, bitki çaylarını hiç eksik etmiyor. Lale’nin limonlu zencefilli ballı karışımı buzdolabında  her an hazır. Herkes bir diğerine fedakarâne yaklaşıyor. Birbirlerinin meziyeti neşrediyorlar. İsmini vermemi istemeyecek bir kardeşimizin,  Amerika’ya okumaya giden bir kardeşe 2-3 ay temizlik yaparak kazandığı parayı gönderdiğini anlattılar.

Kampın son gecesi 55-60 kişinin her biri içinden gelen duayı yaptı.

Bana duanı söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Hemen herkes, Allah’ın rızasını, Peygamberimizin şefaatini, Risale-i Nur vasıtası ile Kur’an hizmetinde istihdam edilmeyi ve çoluk çocuğumuzun  hidayetini niyaz ediyordu. Ortak duamız Ümmet-i Muhammed içindi.

Başka başka şehirlerden gelen kardeşlerin ayrılmaları esnasında yaşanan uhuvvet ve muhabbet dolu duygusal anlar o kadar güzeldi ki sadece bunu görmek için gelmiş olsaydım değerdi.

Velhasıl; Nur adasına gittim, gördüm ve Pınar’lar, Nurefşan’lar, Hatice’ler, Mine’ler, Gülay’lar, Kübra’lar, Tuba’lar ve isimlerini sayamadığım daha nice kardeşlerle muhabbet halkasına oturdum, muhabbet soludum, selam getirdim.