ŞEYMA GÜR

Hayvanlar âleminden kendi insanlığıma dair pek çok şey öğreniyorum.

En başta, hiçbir şeyi temellük edemeyeceğimi…

Övündüğümüz-övündüğünüz, insan olmamıza verdiğiniz her ne varsa istisnasız Allah vergisi.

Düşünebilmek.

Alet kullanmak.

Nezaket.

Sabır.

Merhamet.

Diğergâmlık.

Ve saire.

Mesela âlet kullanabilmek doğrudan doğruya Cenab-ı Hakkın bir lütfudur. Aynı şekilde hayvanların bizimle aynı oranda âlet kullanamaması da (kısmen kullanabiliyorlar, biliyorum) yine Cenab-ı Hakkın bir lütfudur. Ya tilki kardeş benim sıkıca kapadığım kümes sürgüsünü açabilecek kabiliyette olsaydı halim nice olurdu? Ne kadar kurnaz olursa olsun, şükür ki sürgüyü açamıyor!

Bazı hassalar da var ki İlahî irade onları insana verdiği gibi, hayvana da vermiş. Üstelik bazen daha ziyade.

Sabır mı dediniz? Yirmi bir gün boyunca neredeyse hiç kalkmadan yumurtalarının üzerinde yatabilme sabrı tavuğa Allah tarafından verilmediyse nedir?

Kedim Hamdi beni uyandırmak ve işini gördürmek için çalışırken basbayağı nazik davranıyor (bir yere kadar) ve tırnaklarını çıkarmadan hafif dokunuşlarla yüzüme pat pat vuruyor. Diyebilir misiniz ki bunu düşünüp taşınıp stratejik olarak yapıyor?

Sözü akrabalığa getirmek istiyorum. Bir yakınımla bu konuda tartıştım. Bana kan bağının bir önemi olmadığını, önemli olanın insan olmak ve yakın arkadaşlık olduğunu söyledi.

İlk şoktan sonra hemen Kur’ân’a koştum ve Rabbimiz ne diyor diye baktım.

Sadece iki âyeti burada zikredeyim:

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan Rabbinizden sakının ki, o tek candan da eşini yarattı, ikisinden ise nice erkekler ve kadınlar türetti. Onun adını vererek birbirinizden istekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının. Şurası muhakkak ki, Allah sizi görüp gözetmektedir.” (Nisa, 4:1).

“Sudan bir beşer yaratıp ona nesep ve akrabalık veren de Odur. Zira Rabbinin kudreti herşeye yeter.” (Furkan, 25:54).

Ve pek çok âyette de akrabaya iyilik yapmanın emredildiğini gördüm.

Mâlikimiz, Hâlıkımız, Rabb-i Rahimimiz böyle buyurduktan sonra benim için tartışma bitmiştir.

Ama tartışmanın şokuyla düşünmeye devam ettim ve kâinat kitabına da bir göz attım. Orada gördüğüm ise şöyle:

Apaçık bir kast ve iradeyi gösterir şekilde Cenab-ı Hak bazı hayvanlar arasında akrabalık hukuku koymuş, bazılarını ise bundan muaf tutmuş. Bazıları da süreli akrabalık yapıyor.

Meselâ, anne tavuklar ve anne kediler, yavruları belli olgunluğa erişinceye kadar son derece koruyucu annelik yapıyorlar. Sonra vazife bitince aralarında hiçbir yakınlık yokmuş gibi davranıyorlar.

Mübarek fillerde ise bırakın anneliği, teyzelik bile var.

Örümceklerde ise değil akrabalık, aile diye bir şey yok. Herkes birbirini yiyor.

Tek eşli balıklar olduğunu duyduğumda çok şaşırmıştım.

Penguen babalar, yumurtaları annelerle dönüşümlü olarak ısıtır, baba papağan kuluçka yatan anneyi ağzından beslerken, kedilerde babalık hiç bir sorumluluk gerektirmiyor.

Horoz ise geniş ailesine yemiyor, yediriyor.

Anladığım kadarıyla her mahlûkun vazifesi neyi gerektiriyorsa o vazifeye uygun şeriatla emrolunuyor.

İnsana gelince hem yardıma, muhabbete,  ilgiye muhtaç, hem âlemlerin Rabbine muhatap, hem şahit, hem dellâl, hem tebliğle vazifeli,  hem her şeyle ama en çok da kendi cinsi ile alâkadar yaratılmış. Kendi cinsine ilgisi ise ebeveyn merkezinden başlayarak dalga dalga yakın-uzak akrabalardan bütün insanlığa doğru yayılıyor. Çünkü bizi yaratan öyle istemiş ve sonra da Şuara suresinin 214. âyetinde böyle buyurmuş:

“Önce yakın akrabanı uyar.”

Evet her hakiki hasenat gibi akrabalık bağlarını korumanın da menbaı imandır, ubudiyettir; bunu böyle bildim.