SELMA DÖRTKARDEŞ

İşte kapına geldim.

Koynumda, kollarımla sardığım, en sevdiğim kırmızı kitap.

Dilimden dualar dökülmekte.

Karanlık her yer, alabildiğine.

Bir yolculuktayım.

Çok yükseklerde uçuyorum, gecenin karanlığında ilerlerken.

Herkes köşesinde uyumuş.

Gözüm bir şeyler arıyor bu güzel geceye ithâfen.

Çok geçmeden görüyorum camdan dışarı bakınca.

Uzatsam elimi tutacakmışım gibi yıldızlara takılıyor gözüm.

Aman Allahım, bu kadar mı ışıl ışıl, bu kadar mı çoktular?

Hepsi bir aradalar!

Göğe asılmış, öylece durmuşlar…

Deniz misali semada öylece yüzüp gidiyorlar.

Yaratanlarını haykırıyorlar, nuranî halleriyle.

Her yer karanlıkta iken ışıklarıyla gözü ve gönlü aydınlatıyorlar.

Hani, nerede sesten, gürültüden bir eser? Nerede bir karışıklık?

Hani onca dehşetli büyüklüğüyle hududundan taşıp da bir kargaşa çıkaran?

Hani?

Nerede?

Çünkü feza denen sahrada hepsi bir muti nefer.

Çünkü zerreyi elinde tutan ile yıldızları elinde tutan Bir.

Çünkü yıldızları çevirmek, zerreleri sevk etmek kadar Ona kolay.

Çünkü hepsi Onun kudretli ve azametli bir Zat tarafından yaratıldığının sadece ve sadece bir delili.

Derken açıyorum o çok sevdiğim kırmızı kitabın sayfalarını.

Susuyorum ve tüm kalbim ve ruhumla tekrar tekrar onlara bakarak okuyorum:

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirînine,

Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş…