HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

Çok sıkıcı bir gün değildi. Zihin oyunlarıyla sıkı bir oyun oynanabilirdi bu durumda. An güzelse zorlaştırabilir de her şey. Ama çok da sıkıcı olmamalıydı; oyunlar neden vardı ki sonuçta?

Her şey dümdüzse, tersine çevrilebilirdi zihinde. Kelimeler tek tekse, karıştırılabilirdi söylenişte ve renkler belirginse bile, bulanabilirdi zihinde. İş, olanı yok etmek değil de olmayanla yerini değiştirmekti sadece.

Sabah yatıp akşamında uyanmaktı ilk iş. Gece saatlerinde kahvaltı yapmak mümkün olmalıydı, mümkünün de  ötesinde. En  önemli öğündü kahvaltı, mutlaka yapılmalıydı, her zamankinden farklı olsa da. Bir kâseden içilecekti çay, kaşık kaşık ve ekmek bandırılarak. Sabaha kadar işler bitmeliydi, sabah olunca da yatılmalı… İşler ters gitmemeli, ancak bir terslik bulmalıydı. İşe gitmeyecek, işler sana gelecekti işini göresin diye. Ders vakti gelince de odan sınıfın olacaktı, evin de okulun. Silginle yazmalı, kaleminle silmeliydin. Çantanı defterlerinin arasında taşımalıydın, suyunu da kabını alacak şekilde doldurmalı. Biri kurşun, öteki de kırmızı olmalıydı ki silgin, kurşunla ana başlıkları yazmalıydın, kırmızıyla da gerideki tüm yazıları…

Vakit aynı olacaktı saat ters yöne işlese de. Önce sabah sonra da gece diye bilecektin günü sırasıyla, her ne kadar geceyle güne başlasan da.

Önce silecek sonra süpürecektin. İlkin durulayacak, ardından sabunlayacaktın. Yine önce cilâlayacak, sonra boyanın rengini belirleyecektin. Üşüdükçe ince giyinmen, terledikçe de ısınma yollarını araman gerekecekti. Bir nağme gelirse kulağına, dinleyecek birşeyler arayacak, hiçbir nota duymuyorken de kendini dinleyecektin olmayan o seste. Mumu yakacaktın ihtiyacın olmadığında. Tüm ışıklar kapanıp da karanlıkta kalınca, mumu söndürmek de yine sana düşüyordu.

Yeşile ihtiyacın olduğunda, kırmızının peşinde koşacak, kırmızıyı yakaladığındaysa bırakıp, “Ben yeşili arıyordum” diyerek düşecektin sarının peşine.

Unuttuklarını hatırlama yerine iyice gerilere göndermeye çalışacaktın. Yazıları tersten okuyacak, cümleleri devrik kuracaktın.

Mersin’e gitmek gerekse de sen hep tersine gidecektin. İlle de gitmen gerekiyorsa hiçbir yere gitmeyecek, gerekmediği takdirde de gitmekten hiç vazgeçmeyecektin.

Seni etkileyene tepki vermeyecek, kendine çekmeyenle de fazlasıyla ilgilenecektin. Yoruldukça koşacak, koştukça yorulduğunu anlayıp durmaksızın koşacaktın. Geç kaldığın zaman bir ileri iki geri adımlarla ilerleye gerileye yol alacaktın.

Zaten kısa olan tırnaklarını kesecektin. İyice kısalan tırnaklarını tekrar kesecektin. Sonra bir daha ve defalarca…

Baktın ki olmuyor bu kadarı, zihin artık kaldırmıyor bu oyunu, bırakmaktı tek çare. Acı çektin olmayan tırnaklarını kesmeye çalışırken. Burada tıkandın.

Yapamazdın çünkü. Gözünle kulaklarının yerini bir değiştir bakalım zihninde. Ağzını hiç alnının ortasında düşünebilir miydin?

Oyunun gidişatı değişmişti. Tıpkı bu oyunun her şeyi değiştirmesi gibi. Son değiştirme çabası hem can yakmış, hem de can sıkmıştı. Düşününce, ne  her yeri değişen bir yüz isterdi insan ve ne de aynada hoş görülebilirdi bu sima. O halde bu oyunu burada bırakmalı. Tüm oyunların sonunda olduğu gibi, tadı kaçınca.

Olan en güzeliydi çünkü. Veren verirken en güzelini, en mükemmel haliyle vermiş, en cömert şekliyle de sunmuştu.

Çok sıkıcı bir gün değildi. Ne gerek vardı ki zihni olmayacak işlerle yormaya. Hele her şeyin en güzeli böylesi verilmişken. Verenlerin En Güzeli de her en güzel şeyin sahibiyken…