SEDA GÜNEŞ

Fakültedeyken, gelişim psikolojisi dersinde, “Dersin amacı çocuğa yaşam becerisi kazandırmaktır” diye anlatılmıştı.

Bu “yaşam becerisi kazandırma” hadisesi hep aklımı kurcalamıştır. Çocuğa kazandırılacak olan bu beceri ne? Ne işine yarayacak? Kazanırsa ne olur? Kazanmazsa ne kaybeder? Aklımda soru tepecikleri…

Zamanla öğrendik ki, çocuğun doğumundan itibaren ergenliğe kadar sürekli devam eden fiziki ve ruhi bir gelişim ve ilerleyiş söz konusu imiş. Çocuğun, bebekliğinin ilk aylarından itibaren öğrenmesi ve yapması gereken davranışlar, yani “gelişim ödevleri” bulunmakta imiş. Bu davranış ve gelişimleri kazanıp kazanmadığı ya da ne kadar kazandığı, çocuğun ilerideki hayatını belirleyen unsurlararasında sayılıyor. Meselâ kritik dönemde kazanılamayan dil becerisi, bu dönem geçtikten sonra ya çok zor öğrenilecek, ya da yaşıtlarına göre ciddî sektelerle ilerleyebilecektir.

İnsan sadece etten kemikten ibaret olsaydı, belki bu yaşam becerileri ona hayatı boyunca yetebilirdi. Bilgili, görgülü, meslek sahibi bir birey olana kadar insanın harcadığı emekleri bir düşünelim. Ama onun bütün ömrü başarılı işler peşinde oradan oraya koşmakla geçmeyecek ki! Hayatta inişler, yokuşlar, tırmanışlar, imtihanlar, kayıplar da var. “Yaşam becerileri” sadece maddî hayat ölçeğinde kodlanmış bir birey, mesela çok sevdiği bir yakınından dünya hayatında birden bire ayrılmak zorunda kaldığında, hangi beceriyle bu felâketin altından kalkacak? Dünyanın dört bir yanında olup bitenlerin ona verdiği acıyı, bir daha geri dönmeyecek olan geçmiş mutlulukların yol açtığı elemi, gelecek hakkındaki endişelerini bu “yaşam becerileri” ile nasıl alt edebilecek?

Maddi anlamda hiçbir sıkıntısı olmayan, kariyer dünyasının parlak bir yıldızı, arkadaşları tarafından insancıl, hayat dolu, kusursuz bir insan olarak tanınan, ama bütün bu sahip olduğu becerilerle birlikte, bu hayatta yaşayamama beceriksizliğini sergileyip intiharı tercih eden bir insanın, hayatı boyunca kazandığı becerileri hangi kefeye koyacağız?

Elbette, serinkanlılıkla düşünen her insan, bu sorular karşısında “Var bunda bir eksiklik” diyecektir. Çünkü bütün bu becerileri bir araya toplasanız, gelip geçici bir hayata razı olmayan insan ruhuna hiçbir gelecek vaad etmiyor!

Evet, kundaklara sarıldığımız günlerden beri ne çok “yaşam becerisi” öğrendik, ama onlardan hiçbirisi “tahkikî iman” kadar dik ve diri tutmadı bizi bu hayatta.

Bu temel becerinin üzerine bina edilmedikten sonra, başka “yaşam becerilerinin” insana gelip geçici bir avunmadan başka verebileceği ne var?