GÜLSEREN ARI

Güneş tepeden göz kırparken güzelliğini hangi kelime îzah eder ki!

Yüreğimin sevincini yazıya dökmek, seni anlatabilmek…

Ne yazık ki, nâkıs kalemim, âciz lisânım hissiyatıma tercüman olamasa da yazma isteğine kendimi bırakmıştım.

Kalbim öyle derin bir ihtiyaç ve iştiyak içinde Şuhur-u Selâse günlerinde, sevinçle Barla ziyaretini arzu etmekte, lâkin  kavuşmak uzak bir hayal gibiydi.

Yedi yıl var ki görmeyeli, asır gibi geçmişti.

Barla, Çam dağı, Cennet bahçesi ve Eğridir gölü. Süleyman aleyhisselâmın mührü gibi Süleyman’ın cennet bahçesinde yazılan güzelliklere iştirak etmek, kalbleri uyandıran hasret mekânlarına uçmak, hayalin içinde hayalî arzulara yelken açmaktı isteğim.

“Bütün Barla’nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır” dediği gibi, ben de, Rabbimden damarlarımda dolaşan sevgi bütün zerrelerime ulaşsın ki, aldığım her nefeste yalnız hakikat konuşsun istiyordum.

İnsan diyebilir ki:

“Benim Hâlıkım bu dünyayı bana hâne yapmış, güneş benim bir lambamdır, yıldızlar benim elektriklerimdir, yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir.”  Ve Allah’a şükreder.

Rabbime ben de binlerce şükrediyordum ki, işte sonunda buradaydık. Nasibimiz Eğirdir gölüne karşı akşam safâsında, dalgaların ya Celil, ya Cebbar, ya Cemil nağmeleri ile sema yıldızlarına göz kırpmaktı.

Dudaklardan dökülen kelimeler, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin Medine-i Münevvereye hicretinde söylediği gibi,

Allahım, bu beldeyi bize hayırlı kıl!

Bu beldenin rahmetini bize feyizdâr eyle!

Senin rızanla geldiğimiz bu beldeden Senin rızanla dönmek nasip et!

Bu güzel mekânlarda yaşanan güzellikleri bize nakşeyle! Burada  yaşanan hayatları hayatımıza geçirmekte bize yardım et!

Evet, yaşanan hayatlar ve sevgiler, hâlâ taze bir bahar gibi misk misal güzel kokular ile çevrelenmişti. Dağ, taş zikir halinde, toprağa ekilen tohumlar bire bin hasat vermekteydi. Küçüğünden büyüğüne, hakikatlere aynadarlık yapan yaşanmış gerçekler.

“… Avamın rüyada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalp, ruh, hayal cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadarâne bulunması, malûm ve meşhûd olduğundan…”

Evet, dokunduğu her nesneye hayat şırınga eden, panzehir gibi her derde deva olan hakikat nurları bizleri zaman tünelinde gezdiriyordu.

Feth-i suver hakîkati bu olsa gerekti, sırat-ı müstakim üzere yaşanan hakikat yolları.

Her mekânda sohbetler bizleri geçmişin ayak izinde yürütüyordu.

Bazen hüzün, bazen sevinç göz yaşları eşliğinde tefekkürümüz devam ediyordu.

Çam dağına tırmanırken Mübarek Süleyman hâtırası, taze ekmek kokusu gibi gönlümüze doluyordu.“

Bir parça küflenmiş ekmek iki gün, iki kişiye nasıl yetecek?” diye düşünerek Çam dağlarında bir yamaca doğru çıkarken bir katran ağacının dalları arasında koca bir ekmek buldukları zaman aziz Üstadım “Süleyman müjde Cenab-ı Hak bize rızık verdi” dediğinde Mübarek Süleyman, sâfiyâne sormuştu:

“Bu ekmek bize helâl olur mu?”

Hislerimiz coşmuştu. Yolumuzun üzerindeki, toz toprak, çiçekler, kozalaklar, ağaçlar secde halinde bizleri mâziye götürmüşlerdi. Tepeye vardığımızda bizi karşılayan sadece manzara değildi. Âdeta dağ, taş sevinç içinde ziyaretçilerini bekliyordu.

Cennet bahçesine adım attığımızda manevî havanın esintisi ciğerlerimizi doldurmuştu. Kuş gibi merdivenlerden indik. Bizim için hazırlanan küçük talebelerin sohbeti bizi bizden almıştı. Hayretimiz gayretli çocuklarla buluşmuştu.

Her bir vakit namazlarımız ayrı bir mekânda ve sohbetler eşliğinde ziyaretlerimiz devam ediyordu. Bizlere bu güzellikleri hazırlayan kardeşlere şükranımız nihayetsiz idi. Evet konuşan yalnız hakikat idi.

Kısa ve güzel yolculuğumuz, Isparta’da Üstadın evini ziyaret ve  hanımların sohbetine katılmak ile taçlandı.

Muhabbetle karşılanmak ve sohbetin güzelliği  hayretime hayret katmıştı.

Ve o tılsımcı sözcükler:

Bana aşk ve şevk veren kuvvetli sözler:

“Muazzam iman, bitmez tükenmez sabır, çelikten irade, bunca sıkıntılara eğilmez baş, boğulmaz ses, kısılmaz nefes…”

Aradığım huzur buydu.

“Vücudun kemali, hayat iledir.

“Belki vücudun hakiki vücudu, hayat iledir.

“Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır.”

Risale-i Nur’u telif edildiği beldelerde okumanın lezzeti bambaşkaydı.

Isparta’nın eşsiz lavanta kokuları gibi dimağımda kalan şu sözler:

“İşte Nur Risaleleri’nin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur; başka bir şey değil.”