Merve CEBECİ

        Fırıncı dedem

Fırıncı Dedemin manevî evlatlarının çocukları olarak dünyaya geldik, 3.nesil Nur talebesi talipleri olarak.

Herkesin Fırıncı Abisi, benim üçüncü ve henüz dünyadan göç etmemiş tek dedemdi. Kulağıma ezanımı okuyan, her muvaffakiyetimde tebrik eden, duasından eksik etmeyen; nişanımı, sözümü kıyan, nikahımda şahidim olan Nur dedem. Üniversiteye başlamamla Boğaziçi Medresesi’nin kurulması tevafuk eder, sanki beni orada da muhafaza için yardımıma koşmuş ve Fırıncı Dedeliğimden, Fırıncı Abiliğime geçişimi sağlayan medresenin temelini benim için de atmış gibi hissederdim.

Eşi Şükran Yengeyle birlikte Kur’ân hizmetinde en ufak bir çabayı dahi takdir eder, o hizmeti göreni taltif ederlerdi. Çokça güzel yakıştırmaları vardı, siz de sizi lâyık gördüğü o yüce makamlara çıkmak isterdiniz tüm kuvvetinizle.

Yine bir bayram günü Büyükdere’deki mütevazı evlerine ziyarete gitmiştik. Evin giriş kapısına çıkan beton merdivenlerden sonra zili çaldık. İkisi beraber ayakta karşıladılar bizi, terliklerimiz hazır edilip dizilmişti her zamanki gibi. Terlikleri biz giyeduralım; Fırıncı Abi ayakkabılarımızı düzeltmeye çalışıyordu.

O gün hava güzel olduğu için terasta oturalım dediler. Şükran Yengenin ikramlıklarını alıp yukarı çıktık; sarayları aratmayacak bin bir kandille süslenmiş gökyüzü sayfasının gözler önüne serildiği, tablonun en altında İstanbul Boğazı’nın kondurulduğu o terasa. Plastik sandalyeler çekildi, herkesin yeri ayarlandı; hanımlar erkekler ayrı oturduk ve başladık sohbete.

Bayramlar tebrik edildi, hoşbeş edildi ve çok vakit geçmeden mevzu her zamanki gibi derse geldi. “Hadi bir ders oku Merve” dedi Şükran Yenge. Ben de utana sıkıla ama kendime de “Ne var ki, onlar istedi, hem ben sadece dellallık yapacağım” diyerek dümdüz okumaya başladım.. Sonra üstüne bir iki şey söyleyip dersi hitama erdirdik. Ama Şükran Yenge ne desin; “Maşaallah, barekallah çok güzel ders oldu, Allah razı olsun”. Ben de Yenge beni şevklendirmek istiyor galiba diye düşündüm. Birkaç zaman sonra Fırıncı Abiyle karşılaştık, onların bizim yaptığımız dersten haberi yoktu. Fırıncı Abi beni görür görmez “Oo… Maşaallah Merve Abla çok güzel ders yapmışsınız” diye taltif etmesin mi? Çok utanmıştım. Hayatımda layık olmadığımı en çok hissettiğim ama duymaktan da en ziyade memnun olup, şevklendiğim iltifattı herhalde.

Bazen de o mütevazı evin giriş katındaki sobalı odada otururduk. Bu odayı bilhassa severdim çünkü her yerden kitapların fırladığı, baskıdan yeni çıkmış cilt cilt kitaplarla fi tarihinden kitapların kol kola gezdiği, adeta her gidişimizde farklı bir manzara sunan bir kitaplık bulundururdu.

Bir bayram ziyaretinde de Boğaziçi’nden kardeşlerleydik, aklımda daha önceden not ettiğim sosyolojiyle ilgili bir soru vardı (Bölümüm sosyolojiydi). Muhabbetin çok da koyu olmadığı, tam yeni bir konunun açılma zamanına denk gelen o anda sorumu sordum. Fırıncı Abi durdu, düşündü ve hemen hafızasındaki bir risaleden cevap vermeye başladı. Sonra kitâbî olsun diye fırladı sandalyesinden ve daha dün koymuş gibi istediği kitabı buldu. Sayfayı sanki az önce okumuş gibi buluşturdu ve okumaya başladı.
Elhamdulillah bizim soru mübarek bir derse vesile oldu, ki zaten Fırıncı Abiyle her muhabbetin sonu öyleydi bizler için. Onun kendi malı gibi sahip çıktığı ve her köşesini bilip eliyle koymuş gibi aradığını bulduğu Risalelere karşı muhabbetine çok imrenirdim. Bazen o pamuk şekeri gibi saçları dağılırdı, ben de kendimce Einstein’a benzetirdim o halini. Zira manevi alemlerin; Nur’un Einstein’ıydı Fırıncı Dedem..

Hayatımda gördüğüm, belki de göreceğim en naif, en mütevazi, en bilge, en güler yüzlü, en affedici ve en sabırlı insandı. Huzurunda çıt çıkarmak istemezdim. Her hareketini inceler; hepsinin güzel bir hikmet barındırdığını düşünür ve sünnet-i seniyyeye uygunluğunu fark ederdim.

 

Önceki yazılar için:

Bir Numune-i İmtisal: Fırıncı Ağabey – 1

Bir Nûmune-i İmtisal: Fırıncı ağabey-2