Şeyma Gür

İİKV’nin Kur’ân’la yaşamak seminerinde Süleyman Demirel Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İshak Özgel,  Risale-i Nur’un çağdaş Kur’ân tefsirleri arasındaki yerini ve önemini ortaya koydu.

Prof. Dr. Özgel, Üstadı çağdaşlarından ayıran en önemli bir özelliğin çağın beklentilerinin ve ihtiyaçlarının  mahkumu olmaması olarak açıklarken “Yazmış olduğu ortama ve yaşamış olduğu hayata bakarsanız, üstadın,  birilerini memnun etmek peşinde olmadığını görürsünüz. Teveccüh-ü nâs insanı kendi istediği yere götürür. Teveccühü nâsa meftun olanlar, Kur’ân’ın istediğini söyleyemezler” dedi.

Özgel, Kur’an-ı Kerîm’in hitap ettiği kitleyi her açıdan değiştiren, dönüştüren, ihtiyaçlarını gideren bir metin olduğunu, Risale-i Nur’un Kur’ân’ın  mânâsıyla beraber, ihtiva ettiği hakikatleri insanın aklını ikna, kalbini tatmin edecek bir yöntemle tefsir ederek bu dönüşümü sağladığını izah etti.

Konuşmasında mânâ ve hakikat ayrımına dikkat çeken Prof. Dr. Özgel tefsirin bir keşf faaliyeti olduğunu belirterek “Keşf, var olanı açığa çıkarmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in içerisinde mânâ var, hakikat var, bir de sır var. Tefsir bunların açığa çıkartılmasıdır. Sadece mânâyı açığa çıkartmak. hakîkati ihmal etmek, insanı tatmin etmediği gibi Kur’ân hakîkatlarinin hayata tam mânâsıyla sirayet etmesini de sağlamaz.” dedi ve şöyle devam etti:

“Aslında kelimeler, ibâreler-ifâdeler- mânâyı veriyor. Ama o cümlenin, o mânânın bir de insanın zihninde, kalbinde ve hayatın içinde bir gerçekliği yani hakîkatı vardır. Hakîkat’ın tefsiri insanın sadece aklına değil, aynı zamanda duygularına da hitap eden, aklını ikna ederken kalbini de tatmin eden ve zihnini, kalbini dağıtmayan bir keşif faaliyetidir. Dış dünya gerçekliği ile Kur’ân gerçekliğinin örtüşmesi ve uyumunun verdiği huzuru göstermektir.  İşte Risale-i Nur. Said Nursî’nin kendi tavsifiyle “Şuhûdî bir tefsir” olarak Kur’ân’ın ihtiva ettiği hakâik-i îmaniyeyi bu şekilde tefsir etmektedir.”

“Risale-i Nur, Kainat bütünlüğü içinde yaşatıyor insanı. Bence insana en büyük huzur veren şey odur. Benim doğrularım ile kâinatın doğruları örtüşüyor. Benim fıtratım ile kâinatın doğruları örtüşüyor. Dinimin doğruları ile fıtratımın doğruları birbirleri ile örtüşüyor.”

İshak Özgel sunumunda ayrıca Tefsir ile Tefsir ilmi ve Tefsir kitabı ayrımına da dikkat çekti:

“En geniş anlamda tefsir kelimesi Allah-ü teâlanın muradını keşf demektir. Allah’ın âyetlerle murad ettiği nedir, sorusuna verilmiş cevapların hepsi tefsirdir. Bu bakışla islamî faaliyetlerin tamamının bir tefsir faaliyeti olduğunu söyleyebiliriz. Fıkıh, Allah’ın bizden murad ettiği ibâdat, muâmelat, ukûbat ve benzeri hükümlerin ne olduğunu keşfetme çabasıdır. Kelâm, inanç noktasında neye nasıl inanmamız gerektiği ile ilgili Allah’ın muradının ne olduğu, Tasavvuf, Allah-ü teâlanın bizden kendi yolunda yapacağımız ibadetleri rızasına uygun bir şekilde yapabilme, ona tam mânâsıyla abd olabilme, marifetullaha, müşâhedetullaha vâsıl olmak için bu yolda Allah’ın muradını öğrenme ve yaşama çabasıdır. Özü itibariyle aynı olan bu ilimler tanımlanabilmesi için kendi içinde bağımsız bir ilim olarak görülmüştür.”

“Kur’ân tefsiri sadece tefsir ilmine ait kitaplardan ibâret değildir. Çok daha geniş bir anlama sahiptir. Bir toplumun kütürü Kur’ân ile şekillenmişse yoğrulmuşsa onların hikayeleri, atasözleri de aynı zamanda bir tefsirdir. Birçok atasözlerimize baktığımızda bunların Kur’ân’dan mülhem olduğunu, hatta Kur’ân’daki bazı anlamları çok daha iyi anlayabilmemiz için atasözü şeklinde formüle edildiğini rahatlıkla görebiliriz. Böyle bir kültür içinde yazılmış olan bir roman, bir şiir, bütün bunların hepsi bize Allah-ü teâla’nın kelâmını anlama ve yaşama fırsatı tanımaktadır. Ama meseleye sadece tefsir ilmi kriterleri açısından baktığımızda elbette tefsir  ilmine ait bir eser diyebileceğimiz eserlerin de kendine ait özellikleri vardır.”

“Bugün eksikliğini hissettiğimiz şey tefsir kitapları değildir. Kur’ân’ın hakikatlari ile bezenmiş, hayatı ve insanı her açıdan kuşatan bir düşünce ve ruh dünyasının olmayışı, yazılı ve görsel literatürde Kur’ân’ın izlerinin görülmemesidir.”

Prof. Özgel ardından Kur’ân tefsirini gerektiren ve etkileyen hususlar üzerinde durarak günümüze kadar tefsir faaliyetinin gelişimini ve tefsir yöntemlerini tahlil etti. Özgel “Hiçbir kitap Kur’ân-ı kerim kadar tefsir edilmemiştir, edilemez diyerek,  “1400 küsür sene boyunca Kur’ân-ı Kerîm,  insanî olan, kevnî olan bütün alanlarda tefsir ediliyor, anlaşılmaya çalışılıyor ve her birinden de tutarlı sonuçlar elde ediliyor. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in ne kadar büyük bir mucize olduğunu ortaya koyar” tespitinde bulundu.

Özgel daha sonra, muhataplarının farklı dil, farklı zaman ve mekan, farklı bilgi birikimi ve farklı beklenti ve ihtiyaçlar içerisinde olmasının da tefsiri icab ettirdiğini anlattı. Burada önemli bir soruna da dikkat çekerek;  “Hitap edilen kitlenin istek ve arzularının mahkumu olarak yapılan tefsirler, toplumu murad-ı ilahîden uzaklaştırıyor” tespitine yer verdi.

Özgel, tefsir türlerini;

  • Lügavî
  • Ahkâm
  • İşârî
  • Bilimsel
  • Mezhebî olarak sınıfladı ve herbirini örneklerle açıkladı.

Ardından  çağdaş tefsir ekollerini ise;

  • Bilimsel
  • Konulu
  • İçtimaî
  • Edebî olarak tasnif ettikten sonra Risale-i Nur’u her dört ekol açısından tahlil etti.

Bediüzzaman’ın “Tefsir iki kısımdır; Birisi: Mâlum tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyan ve izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise: Kur’ân’ın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve ispat ve izah etmektir” sözlerine yer verdikten sonra beyan-izah-ispat kelimelerine dikkat çekti ve Bediüzzaman’ın ikinci kısım dediği kendi tefsirinde beyan-izah ve ispata,  ehlinin görebileceği şekilde arka planda yer verdiğini örnekleri ile açıkladı.

En dikkat çekici ekol olarak bilimsel tefsirlerin altını çizen Özgel, Bediüzzaman’ın Kur’ân-ı Kerîm’in mesajının doğrudan halka iletilememesinden muzdarip olan çağdaşları ile çağın beklentilerini tanımlamada birleştiğini ama takdim ettiği çözümün başarısı ve topluma ulaştırabilmesi ile onlardan ayrıştığını ifade etti.

Özgel, Üstadın iman hakikatlerini ispat için kullandığı kuvvetli hüccetler konusuna şöyle açıklık getirdi:

“Risale-i Nur, kâinat kitabı ile Kur’ân’ın birbirini tefsir edişini ortaya koyuyor. Çünkü kâinattaki işleyiş değişmiyor.Fâsık, kâfir, müslüman aynı yerde yaşıyorlar. Benim için dünya nasıl dönüyorsa onun için de öyle dönüyor. Yazdan sonra baharın, bahardan sonra yazın gelmesi, geceden sonra gündüzün, gündüzden sonra gecenin gelmesi , insanın anne rahminde beslenmesinin nasıl gerçekleştiği, insanın dünyaya geldikten sonra hayatını nasıl idâme ettirdiği, bütün bunların hiçbirisinin raslantısal olamayacağını, hiçbir teoriye dayanmadan izah ediyor. Böylece aslında çağın ihtiyacı olan bilimsel tefsirin zaaflarından kurtulduğunu görüyoruz. Üstad  Kâinat kitabını gözümüzün önüne koyuyor. Ve kâinat kitabı durduğu müddetçe yalanlanması mümkün değil”

Bu metodun neticesi ise tahkikî iman olarak tezahür ediyordu.

Prof. Dr.Özgel konuyu şu şekilde bağladı:

“Said Nursi çağdaş tefsirlerle aynı beklentilere cevap vermiş, arzulanan hedefleri gerçekleştirmiştir. Ancak yöntem olarak farklı dinamiklere dayanmıştır. Bilimsel tefsirin ulaşmak istediği amaca ulaşmıştır ama onun handikaplarından uzaklaşmıştır. İçtimaî tefsirin gerçekleştirmek istediği; mesajın topluma doğrudan ulaşmasını gerçekleştirmiş ancak insanı sadace akıldan ibaret gören akımlar gibi batının insan algısının mahkumu bir toplum modeli yerine, hem aklına hem kalbine doğrudan ilkâ edecek şekilde yapmıştır. Başarısı burada olup, huzur hakikatini ortaya çıkarmıştır. Bununla beraber edebî i’cazını da heder etmemiştir.”

Özgel sorulara cevap verirken de Bediüzzaman’ın 626 ayeti konu başlarında zikrettiğini, binlerce âyet-i kerîmeye ise göndermede bulunduğunu  bildirerek “Bir müfessirde bulunması gereken en önemli özelliklerden bir tanesi Kur’ân-ı Kerîm’in anlamını içselleştirmek olmalıdır;  ezberlemek demiyorum” dedi.