TUBA TÜRKOĞLU

Metroda yürüyen merdivenlere çıkmak üzereydim. Kulaklığım beni dış dünyadan koparmıştı. Merdivene adım attığım gibi kafamı kaldırdım. Bir an, merdivenleri çıkan o kadar insan bana çok garip geliverdi. Kimi hızlı hızlı çıkıyor, kimi duraksıyor, kimi ise sadece bekliyordu.

Şu hayat yükü sırta alınmaya değer mi ki bunca yorgunluğa değsin diye geçiriverdim içimden. Sebepsiz, sorgusuz ve neticesiz ise harcanan çaba, peki neden bütün bunlar? Değilse neden bu tükenmişlik, neden bu (u)mutsuzluk?

Kalbimi boğacak gibi görünen bu hislerle ağır ağır yürüyen merdivenlerden çıkarken, güneş ışığını görmemle ezanı duymam bir olmuştu. Dışarıda yağmur yağmış, etraf temizlenmişti. Ezan kulağımdan kalbime doğru yol alırken, gözüm de yerin nezafetiyle ortaya çıkmış güzelliğiyle zevkleniyordu.

Esasında her zaman gördüğüm ama pek de farkında olmadığım o güzelliğin içinden camie doğru yol almaya başladım. Camie girerken sanki dünyayı bir süreliğine arkamda bırakmıştım. Ona sırtımı dönüp, kalbimi hakikî olarak mutmain edecek tek sığınağım olan Allah’a dönüyordum.

Sanki bu hissi ilk defa yaşıyor gibiydim. Evet, insan ruhu neden namaza her gün beş defa ihtiyaç duyuyor, bunu daha iyi anlıyordum. Ekmek gibi, su gibi, hava gibi diyordu Üstadım; beden-i insan nasıl onlara muhtaçsa, ruh-u insan da namaza muhtaçtı. Ve ben bu fıtrî ihtiyacımı bu denli hissettiğim nadir anlardan birindeydim. “Herşey zıddıyla bilinir” kaidesince metroda hissettiğim o halet-i ruhiyenin kalbimi o denli sıkması, ruhumun namazdaki âb-ı hayatı daha iyi yumdumlamasına sebep olmuştu.

Kâinat denen şu menzildeki birçok zıtlığın işaret ettiği bambaşka mânâlarda olduğu gibi…