ŞEYMA GÜR

Sonradan bulduğum köyümde sonradan bulduğum teyzemdi. Çok sevmiştik birbirimizi. Karşılaştığımızda uzun uzun sarılır, uzun uzun dualaşırdık.

Zaten onun işi gücü dua idi. Ağır bir beyin kanaması geçirmiş. Uzun süre komada kalmış. Allah’ın izniyle iyileştiğinde doktorlar “Teyze seni biz iyileştirmedik, duaların iyileştirdi” demişler. Bunu sık sık anlatır, anlatırken  mavi gözleri dolardı.

Ve şükür… Öylesine içten şükrederdi ki! Her seferinde gözleri yaşarır, “Allahıma bir kere değil binlerce şükür” der dururdu.

Temel konuşma konumuz buydu: Şükür ve dua.

Herşeyde bir şükür konusu bulurdu.

İbadet, Hafize teyzemin ahlâkı olmuştu.  Kalbi hep Allah ile birlikteydi. Beyine hürmeti Allah adına, rahmetli eltisine iyilikleri ve ardından rahmet duası Allah adına, hizmetleri için gelinine teşekkürü Allah adına, torunlarını sevmesi Allah adına, misafir ağırlaması Allah adına, velhasıl nefes alıp vermesi hep Allah adına idi.

Beyi arıcılık yapardı. O vesile ile tanışmıştık zaten. Vaktinde kendisinin de 60-70 kovana tek başına baktığını anlatır, arılardan muhabbetle bahseder, kendisini hiç sokmadıklarını söylerdi. Her şeyle barışıktı.

Kendi neslinin ekserisi gibi yokluklar içinden gelmişti. Beyi ile omuz omuza verip çok çalışmıştı. Evini kendi elleri ile yaptığını anlatırdı. Babacığının anneciğinin nasihatlerini hiç unutmamış, hep tutmuştu. O yaşında babasını anarken küçük bir kız gibi oluverirdi.

Nasıl da gayretliydi!

Bir akrabasından tek dal olarak getirip evinin önüne diktiği kokulu üzüm asmasının üzümüne bayılırdım. Bana da bir kaç dal vermişti. O dallardan birinin, vefâtından sonra onun yadigârı olarak bahçemde yeşerdiğini bu satırları yazdığım gün lâtif bir tevafuk eseri olarak farkettim. Eliyle daha neler neler yetiştirmişti.

Evlerinin hemen önünde kurulan pazarda eşi Recep amcaya rastladığımda Hafize teyzemi sormuştum hali nice diye. Hasta olduğunu duymuştum. Ziyaret edebilir miydim? “Git ama seni duymayabilir, yerinden kalkamayabilir” dedi.

Nasıl sevinmişti beni görünce. Güzel gözlerinden hemen yaşlar dökülmeye başlamıştı yine. Ellerimi sıkıca kavradı uzun süre. Kahve yapayım diye tutturdu. Zor zapt ettim. Vedalaşmak zamanı ise durduramadım, beni aşağıya, kapıya kadar geçirdi. Son görüşmemizde ise artık bunu yapamayacak durumdaydı. Bir bayram sonrası, seçim öncesiydi. Ne seçim sonuçlarını görebildi, ne sonraki bayrama erişebildi. İki bayram arasında, dünyanın keşmekeşini ardında bırakarak çok sevdiği Rabbine kavuştu.

Onca yakınını kaybetmiş ben, yine de afalladım onun vefatıyla. Her evinin önünden geçişte “Nasıl yani, şimdi Hafize teyze yok mu?”  diye şaşırıyordum. Daha onu bahçeme götürecektim. Bahçe tavsiyelerini alacaktım. Kahveleri ben yapacaktım.

Ama sözleşmiştik; birbirimizi unutmaca yok! Rabbimiz izin verirse âhirette arayıp bulacağız birbirimizi. Öyle konuştuk.

Ne güzel teyzemdin!

Ne güzel mü’mineydin Hafize teyzem!

Nasıl özlemeyeyim?