Neler yazılmadı Barla’da? Neler işitmedi bu kutlu beldenin dağları, bağları, ovaları, ormanları?

Kâinat böyle mi dile gelir? Bu kadar mı güzel tercüme edilir anlattıkları?

Bu kadar fasih mi konuşurmuş çiçekler, böcekler, kuşlar, ağaçlar, denizler, yıldızlar?

“Yaz kardeşim” diyordu, o kadar.

Sonra her şey o satırlarda konuşmaya başlıyordu.

Bu kadar kolay olamazdı bütün bunlar. Bu kadar kolay anlatılamazdı kâinatın en mühim sırları.

Ona bir öğreten olmalıydı. Bir ilham veren, bir yol gösteren… Belki de bir emreden: “Yaz ve yazdır!” diyen.

.Günün birinde bir Söz telif edildi, nicelerinin yazıldığı yerlerden birinde:

“Risalet-i Ahmediye’ye dair.”

“Bak,” dedi. “Onun getirdiği nur ile kâinâtın nasıl canlandığına bak!” Hem baktı, hem baktırdı.

Baktı ve söyledi. Baktı ve yazdırdı:

Dinleyenler, âlemlerin canlanışını gördü o satırlarda.

Yerde yatan, gökte dolaşan ne varsa, hepsi kalktı, dirildi, dillendi.

Kâinat, şevk içinde zikreden, cezbe ile semâ’a kalkan, hamd ve tesbih sadâlarıyla yeri ve göğü çınlatan sevimli dostlarla doldu.

Onun dillendirdiklerinden biri de Barla’daki kutlu misafir idi. Fakat onun hâli başkaydı.

O hem kendisi anlatıyor, hem de başkalarının anlattıklarını tercüme ediyordu.

Bize kâinâtı dinlemeyi öğretiyordu.

O mübarek günlerden birinde, On Dokuzuncu Söz telif edildi. Kısaydı, özlüydü, bir çırpıda okunacak gibiydi.

Fakat her cümlesinde âlemin sırlarından niceleri saklanmıştı kelimelerin ardına.

Sorun göklere, sorun yerlere!

O güne kadar kimse böyle anlatmış mıydı Kâinatın Efendisini?

Onun getirdiği nûrun asırlarda, kıt’alarda, semâlarda, âlemlerde nasıl yankılandığını böyle tasvir eden oldu mu?

Arkasından On Dokuzuncu Mektup geldi.

Onda da kurtların, kuşların, dağların, taşların, ayların, güneşlerin dili çözüldü.

Her bir mahlûkat taifesi, eline bir gül demeti alıp yollara döküldü:

Kendilerini anlatan ve aydınlatan Efendilerinin gelişini kutlamak için.

Kendilerini mânâsızlıktan kurtarıp Yer ve Gökler Rabbinin sevimli ve değerli bir memuru mertebesine kavuşturan en büyük Elçiye hoş geldin demek için.

Her bir mahlûkat tâifesi, onu bir mucizeyle karşıladı.

Ay yarıldı, dağ konuştu, parmaklarından pınarlar çağladı, hastalıklar elinden şifa buldu, muhabbetiyle kurumuş kütükler dile geldi.

On Dokuzuncu Mektup, her biri kesin delillere dayanarak gerçekliği ispatlanmış üç yüzden fazla mucizesini anlattı Peygamberimizin.

Bunu anlatırken, o yüce insanın beşeriyete sığmayan manevî kişiliğini de öyle bir tasvir edişi vardı ki!

Aynı zamanda da satır aralarına büyük bir vukuf ve maharetle yerleştirilmiş bilgiler, okuyucuyu her yönden donatıyordu:

Peygamber kimmiş, hadis ne imiş, sünnet ne imiş, hepsini yudum yudum içirerek öğretiyordu okuyucuya.

İnsanlık âlemi, ne On Dokuzuncu Söz gibi bir eser gördü, ne de On Dokuzuncu Mektup gibisini.

Muhtevâsıyla da, üslûbuyla da benzersiz eserdi bunlar. Kendileri gibi, insanlar üzerindeki eserleri de benzersiz oldu.

Ve yazıldıkları günden beri ikisi de dillerden düşmedi, düşmüyor, düşmeyecek:

Tâ sevenlerin o Sevilen ile ebediyen kavuşacağı güne kadar.

Kimbilir, belki de o büyük kavuşma gününden sonra, hep birlikte okunacak o satırlar, o bahisler, o misilsiz sözler.

Tâ sonsuza kadar.

Not: Nura uçan pervaneler kataloğundan alınmıştır.