ŞEYMA GÜR
Ben bu eski camilerin eşiklerini sevdim. O eşiği eskiten mü’minlerin adımlarını sevdim.
İslâm gibi muhkem duruşlarını, rahmet gibi kucaklayıcılığını sevdim.
İhtişamlarını sevdim.
Minarelerindeki nakışı, minberindeki özeni, avlusundaki huzuru sevdim.
Taşına dokunmayı sevdim.
Bahçelerinin ulu ağaçlarını, o ağaçların anaçlığını, baba gölgesi gibi gölgesini sevdim.
Vitraylarından süzülen ışığını, içerisinde yankılanan sesini sevdim.
O ses çocuk sesi olduğunda, geleceğin sesini duydum, o umudu sevdim.
Kıldığım her namazda o saflarda gelmiş geçmiş kardeşlerimle birlikte el bağlamayı, dualarımı dualarına katmayı, geçmişin selâmını almayı sevdim.
Ben eski camileri çok sevdim.
Baba evi gibi.
Anne kucağı gibi.
Cisme bürünmüş rahmet gibi.
Bânilerinin ruhları şâd ola..
***
Emrine de nehyine de şükür!
Bir duâda daha rastladığımda iyiden iyiye rahatsız oldum şu ifadeden: “Allahım Senin için aç kaldık, rızan için susuz kaldık!”
Hâşâ Allah’ı mı borçlandırıyoruz ya huu!
Hem de sanki mesele aç ve susuz kalmaktan ibaret!
Bunları Allah emrettiği için, fakat kendimiz için yaparız.
Bize lâzımdırlar zira. Nice hikmetler terettüp eder oruca ve diğer ibadetlere.
Rahmettir bize.
Bu, “Allahım Senin için yemek yedik, su içtik, uyku uyuduk “ demek gibi nazarımda.
Rabbimizin bize ibadetleri emretmesi, lütfundandır.
En hayatî ihtiyaçlarımızı kesin olarak emretmiş, onlara farz demiş.
Aynı şekilde en ziyade zararımıza olanları da kesin bir dille yasaklamış, haram demiş.
Her biri ayrı ayrı hayattardır.
Farzları ve yasakları için hamd olsun Rabb-i Rahimimize.
Hepsi de başımız gözümüz üstüne.







