Bircan Erden Sayın

Nicedir görüşemediğimiz bir grup arkadaşla uzun süren bir yolculuk sonrası bir araya gelebilmiştik çok şükür. İstanbul şartlarına bir de trafik faktörü eklenince süre daha da uzamıştı. Ama birlikte olduğumuz saatlerdeki muhabbet, meşakketleri hissettirmiyordu. Dostlarla birlikte olmak herşeye değiyordu. Bu buluşmalara, aramızdaki şu muhabbete hepimizin ihtiyacı vardı. Bizim kadar, arkadaşlarımın yaşları bir ile dört arasında değişen çocukları da mutluydu. Birbirlerini çok sık görmedikleri halde kısa sürede kaynaşıvermişlerdi.

Gitme vakti gelmişti. Bir yandan da yağmur yağıyordu. Çoluk çocuk düştük yollara. Yağmurun daha da zorlu hale getirdiği İstanbul’un trafiğine rağmen kimsenin yüzünde bir gerginlik ifadesi yoktu.
Kendi evime dönüş zor olacağı için daha yakın olan annemin evine gitmeye karar vermiştim. Gerçi annem de o sıralar kardeşimin evindeydi. Ama olsun, evin anahtarı bendeydi. Tam akşam ezanı okunurken annemin evine yetişmiştim. İçimden “oh elhamdülillah tam zamanı” diye düşünürken bir yandan da elimi çantama daldırıp anahtarı yokladım.

Aman Allah’ım!

Olamaz, anahtar yoktu!

Bulamıyorumdum!

Aslında sabah kendi evimden çıkarken de bu konuda şüpheye düşüp anahtarı aldım mı almadım mı diye kontrol etmiş “ha tamam burada” demiştim. Ama başka bir anahtarla benzer olduğundan karıştırmışım. Annemlerin evinin anahtarı zannettiğim anahtar, başka yerin anahtarıymış. Eşimi aradım. Maalesef anahtarı kendi evimde bırakmıştım. O saatten sonra evime gitmem pek uygun olmayacaktı. Akşam trafiğinde yol üç buçuk saati bulurdu.

Kime gidebilirim diye düşünürken ‘hadi önce yıllardır tanıdığımız kapı komşumuzu yoklayayım’ dedim. Hem nasıl olsa yalnız yaşayan biri. Her zaman yalnızlıktan yakınan biri olarak gitmeme sevineceğinden emindim. Dört kat yukarı çıkıp ziline bastım. Müsaade isteyip içeri girdim. Durumu anlattım.

İlk onun kapısını çalmış olmam onu çok memnun etti. “Rahatsızlık verdiğim için kusura bakma abla” dedim. “Öyle şey olur mu” diyerek beni sıcacık bir karşılama ile karşıladı. O sırada bu durumdan haberdar olan başka bir arkadaşım en az yarım saat sürecek bir yoldan arabasıyla gelip beni evine götürmeyi ısrarla teklif etmesi ayrı bir şükür vesilesiydi ama buna gerek olmadığını, komşumuzun evine yerleştiğimi söyledim. Sonrasında da duyup “keşke bize gelseydin” diyen başka tanıdıklarım… Çok şükür ne kadar da fedakâr arkadaşlarım, tanıdıklarım varmış. Arkadaştan öte kardeş, gibi abla gibi…
Komşumuz kendisi yemek yediği halde hemen bana yemek hazırlama telaşına düştü. “Benim karnım tok” dediysem de dinletemedim. Kısa sürede sofrayı donatmıştı bile benim merhametli komşu ablam. Yemek sonrasında da alt komşuyu, benim geldiğimi söyleyip çaya davet etti. Günün ikinci dost muhabbetini onlarla yapmak varmış kısmette.
Ben ona rahatsızlık verdiğimi düşünürken o da yaşadığı bir sıkıntıyı anlatarak, “Seni bana Allah gönderdi.” demez mi? Benim ona, onun bana o gecede ne çok ihtiyacı varmış.

Rabbim herşeyi en güzel şekilde ayarlıyor işte.

Sabah da erkenden kalkıp bana kahvaltı hazırlama telaşına düşecekti ki ona engel olabildim. Çünkü başka bir arkadaşımla birlikte kahvaltı yapmak üzere anlaşmıştık. O arkadaşım öğretmen olduğu için fazla vakti yoktu. Okula gitmeden önce ancak bir saat görüşebilecektik. Olsun yine de değerdi. O bir saatlik muhabbetin her ikimiz için de yansıması çok saatleri belki günleri kapsayacaktı.
Arkadaşımı buluşma yerinde beklerken sosyal medyada bir yakınımın paylaşımı beni fazlasıyla şaşırttı. O paylaşıma göre İngiltere’de “intiharı önleme bakan atanmıştı”. Haberi merak edip internet üzerinden haberin detayıyla alâkalı kısa bir araştırma yaptım. 11 Ekim 2018 tarihinde Sabah gazetesinde yayınlanan habere göre: “İngiltere Başbakanı Theresa May, Sağlık Bakanlığı bünyesinde Jackie Doyle-Price’ı “İntiharları Önlemekten Sorumlu Bakan” olarak atadığını duyurdu. 5 bin 821 kişinin geçen yıl kendi hayatına son verdiği İngiltere’de, intihar riski kadınlara göre 3 kat fazla olan erkeklerin çoğunlukla 45-49 yaşlarında bu karara yöneldiği belirtiliyor. Yeni bakanlığın, dünyada intiharla mücadele için kurulan ilk bakanlık olduğu belirtiliyor. Ülkede geçen ocak ayında da “Yalnızlıktan Sorumlu Bakanlık” kurulmuştu.”
Arka arkaya gerçekleşen dost buluşmalarından sonra bu haberi duymak çok ilginç gelmekle beraber şükrüme vesile oldu. Bizler çok şükür ki dostlarla görüşmeyi isteyip de çeşitli sebeplerle çoğuna yetişememekten muzdarip olurken birileri yalnızlıktan muzdarip. İki durum arasında ne kadar da fark var. Ya intihara ne demeli! Bakan görevini nasıl yapabilecek? Rabbimin kelâmından başka insanoğlu başka neyle teselli olabilir ki…
Ha bir de bu insanların yaşadıkları ülke bize medeniyetin, modernitenin olduğu bir yer olarak anlatılmıştı hep. Onların yaşam biçimleri bize gelişmişlik ve medenilik örneği olarak gösterilmemiş miydi?

“Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman.”