Tûba Güven

Yaz tatilinden sonra minik öğrenci kızlarımızla ilk Risale-i Nur dersi için biraraya gelmiştik. Okuyacağımız  yer Yirmikinci Sözün birinci makamı idi.

Cenab-ı Hakkın varlığını ve birliğini bir hikaye ve oniki basamak ile kolay anlayabileceğimiz şekilde ama çok kuvvetli ispat eden bir bölüm idi. Ders için hedefimiz, hikaye kısmını birlikte mütalaa ederek okumak ve daha sonra her bir öğrencinin, bir bürhanı diğer arkadaşlarına anlatmasıydı.

Hikaye kısmında iki adam, acib bir havuzda yıkandıktan sonra kendilerinden geçiyorlar  ve gözlerini açtıklarında kendilerini çok düzenli ve mükemmel bir yerde buluyorlardı.  O iki adamdan birisi arkadaşına şöyle diyordu: “Şu acib âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musannâ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek?“

Arkadaşı ise inad ile o muhteşem yerin bir sahibi, sultanı olduğunu, orayı idare eden gizli bir Zatın olduğunu kabul etmiyordu.

Akıllı arkadaş bunun üzerine on iki bürhan ile O Sultanın varlığını ispat edeceğini söylüyordu.

Hikayeyi dinleyen miniklerden biri merakla sordu:  “Yani Sultanın saçını nerede bulabileceğimizi mi söyleyecek?“

Gülüştük.

Evet, küçük kızın sorusu  komik bir soruydu ama aslında  herşeyi maddede arayan zihniyetin küçük çaplı bir örneği idi.  Hadi o küçük bir çocuktu ve henüz soyut düşünme becerisi gelişmemişti.

Ya aklı gözüne inmiş yetişkinlere ne demeliydi?

Üstadımın dediği gibi: “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.“

Çok şükür ki dersin sonunda Sultanın varlığını ispat etmek için ne saça nede sakala gerek kaldı.

Şu âlemin Sultanını bu dünya gözü ile göremiyor olmamızın, O Vacib-ül Vücudun var olmadığı anlamına gelmediğini,  Onu eserlerine bakarak tanıyabileceğimzi minik akıllar da idrak etmişlerdi.

Bir kez daha Risale-i Nur bahçesine girenler, ellerinin yettiği meyveleri toplamış, nasipsiz kalmamışlardı.