Naimenur İçtenal

Hani sık kullanılan cümleler vardır; çoğu zaman öylesine söyleriz, belki bir yarım endişeyle.

“O uzvu eksik kişi ben olabilirdim”

“Ölüm bize de gelecek”

“Biz de yaşlanacağız” gibi cümleler kurarız.

Ama bir gün öyle bir şey olur ki o cümlenin hakikati zâhir oluverir.

Geçen gün otobüste karşılaştığım bir dede, böyle bir cümleyi gözümle görür derecesinde anlamama vesile oldu.

Hemen önümde oturuyordu. Ben de, o da, çoğunluk gibi dışarıyı izliyorduk.

Bir an gözüm, onun az bir kısmı gözüken yüzüne takıldı. Buruş buruş, sönük ve lekeli bir cilde sahipti. Nasıl bu hâle gelmişti? Elbette onun da bir zamanlar ter-ü taze bir cildi vardı. Yaşadığı yıllar nasıl da kırıştırmıştı yüzünü.

İrkildim!

“Biz de bir gün yaşlanacağız” sözü beynimde zonkladı.

Korktum!

İstemedim o hâli!

O da istememiştir. Ama o süreci durdurmak elinden elinden gelmemiş işte.

Mâlik olduğumu zannettiğim şu vücuduma hâkim değildim. Olaylar benim istediğim gibi gelişmiyordu. Birgün müştak olduğum herşeyin elimden alınacağını o an daha iyi anladım .

Peki bu karmaşa nasıl çözülecekti? Bazılarının bulmaya çalıştığı 80-100 yıllık geçici çözümlerle mi? Hayır, o çözüm, çözüm olamazdı!

“Gençlik hiç şübhe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat’iyyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek” hakikati kafama donk donk vuruyordu.

Ruhum feryad etti!

“Yok mu çaresi” diye ararken, derdimi teşhis eden yerde dermanımı buldum:

“Eğer o fâni ve geçici gençliğini iffetle hayrata -istikamet dairesinde- sarfetse, onunla ebedî, bâki bir gençliği kazanacağı” müjdesini aldım, sükûn buldum, teskin oldum, teselli oldum ve iman nimeti ve ahiretin varlığı için ruh-u cânımla şükrettim.