HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

Bisikletleri çok severdim. Üç tekerlekli olanları ama. Üç tekerlekli ve oturma yeri kırmızı deri, uzunca olan bisikletleri.

Üç tekerlekli olsa bile hep tedirgindim. Ayaklarım pedalla birbirine karışır, parmaklarım dönerken yorulur, uyuşur, üzerine yapıştığı pedaldan hızla ayrılır ve bu hız arasında dönerken uzar, gider, dolaşır, arap saçı olurdu. Ama bu korkuyla birlikte yine de hep severdim ve hep sürerdim. Uyurken, yemek yerken, aynaya bakarken bile.

Nasıl mı?

Ablam sağolsun… Sizin de benim ablam gibi bir ablanız olsaydı havada, karada ve hattâ suda bile sürerdiniz o bisikleti.

İşin gizemi odanın şeklinde saklıydı. Odanın şeklinin üçgen olmasının yanı sıra, odanın bir parçası olan garip dolaptaydı herşey.

Ablamın gizli köşesiydi. Aslında bu köşe aşikârdı, odanın bir parçasıydı, ama öyle değil, işte yine de çok gizliydi bu gömme dolap. Ablam sık sık dolaba gidiyor, açıyor ve mutlu oluyordu.

Ben de gittim, açtım, baktım; dolap işte… Bildiğim dolaplardan tek farkı, odadan başka bir odaya açılan bir kapıydı sanki. İçerisi ise altı üstü kitapların, çantaların olduğu bir dolaptı.

“Sen öyle bil” dedi arkamdaki ses. Korkuttu beni. Yine mi gelmişti ablam, arkadaşıydı sanki.

Tuttu elimden çekti beni iyice dolabın önüne.  “Bak” dedi “Görüyorsun değil mi? Şurada sular akıyor, şurada parklar var. Bak işte burada da parktan çıkmayan çocuklar. Bak şu bisikletlere, nasıl da suda gidiyorlar.”

Bir ablama baktım, bir de dolaba. Ablamda mutluluğu, dolapta kitapları gördüm. Ben, tam “Abla kitap” diyecektim ki ablamda yine mutluluk… Ve kitaplar… O da ne! Yok olmuşlar. Yerini sular, seller, parklar, bisikletler almış.

“Abla hadi hadi biz de gidelim, sen hiç gittin mi oraya, beni de götürsene.”

Ablam heyecanla tuttu elimi ve girdik dolaba. Eski gazeteler uçuştu havada. Çantalar döndü durdu ellerimizde, kitaplar yelpaze oldu, parktaki esinti için bu gerekliydi. Kahkahalarla doldu dolap, içindeki odadan dışarı taştı, evin her yerine sızdı.

Ve evdekiler…

Çok uzun sürmemişti dolabı eski haline getirmek, annemin gözetiminde. Kitaplar üst üste bir köşeye, gazeteler ve çantalar derlenip toplanıp eski yerine…

Bize bir süre yasaklanmıştı su üzerine kurulmuş, parklı, bisikletli dünyamız. Çok keyifliydi halbuki bisikleti suda sürmek. Ablam önde, ben ardında… Ne eğlenceliydi salıncaklarında uçarcasına sallanmak, kitap sayfalarında savrulmak.

Ne vardı sanki? Bu yasak da nereden çıkmıştı?

Ablam benim kadar üzülmemişti. Bu park kapatılmışsa, başka parkları vardı. Hem beni de götürürdü belki yine.

O ne yapar eder hayallerini taşırdı. Dolaptan mahrum edildiysek, hayaller bitecek değildi ya.

Taşınmaya karar verdik ablamla. Hayallerimizde var olan sular kentini küçücük dolaptan çılgıncacısına eğlenip patırtımızdan kimsenin rahatsız olmayacağı bir yere taşıyacaktık.

Anneme darılmaya hakkımız ve tekrar dolaba dönmeyi talep edecek yüzümüz yoktu, bunu talep edemezdik zaten. Bu yüzden ısrar etmek bir yana, utana sıkıla evin dışında,  çok uzak değil hemen merdiven başında oynamak için izin istemeye yüz bulabilmiştik.

Merdiven başında!

Ah ablam! Ablam ve bitmek tükenmeyen hayalleri. Nereye varacaktı bu hayallerinin sonu. Onun hayallerinin peşinden gitmek öyle heyecanlıydı ki, yol hiç bitmiyor, merdiven basamakları çoğalıyor, bizse hiç yorulmadan gidiyorduk hayallerinin peşinde. Ben ablamın omuzlarında, ablam hayalindeki merdivenlerde, sürekli ilerliyorduk. Evin etrafındaki sokaklarda köşe kapmaca oynuyorduk adeta. Ablamın hayalindeki su kentini ararken bastığımız her yerin de bir merdiven olduğunu söylemesi, aslında aklımızda bizi huzursuz eden düşüncelerden rahatlama çabasıydı.

İstanbul sokakları! Hayır ablamın sokakları. Bir yerlerde olmalıydı. “Şurası. Yok değilmiş. İşte burası. Burası da değil. Bir de şu köşeye gidelim. Yok. Su kenti burada da yok işte.”

Ben, “Abla buraya da götür” derken ve ablamda kafasını omuzlarındaki bana doğru kaldırıp ve sadece kafasını sallayıp, bir de oraya, buraya, şuraya, öteye, beriye derken sular kentini sular seller almış olmalıydı.

Artık sular kenti bile değildi aklımızdaki. Tek isteğimiz bir an önce evin yolunu bulmaktı. Bu seferki yaramazlığımizdan ötürü evimizden de mahrum olmamaktı. Ablam yollarda, ben onun omuzlarında, kalbimizse korkular eşliğinde nihayet bulabilmişlik evimizin gerçek merdivenlerini.

Annemin, ” Neredeydiniz siz?” sesiyle irkilen ablam, beni tam omuzlarından yere bırakacakken, suda giden bir kayıktan kaydırırcasına bırakıverdi derin sulara.

Ben merdivenin en sivri yerinde!

Bu düşüşün işe yarar bir yönü de olmuştu; kayboluşumuzun acımla kamufle olması… Ağladım, sızladım, bağırdım, çağırdım ve bastırdım. Hem acımı, hem kayboluşumuzu… Bir daha ne canım çekti suda giden bisiklete binmeyi, ne de sular kendine kavuşabilmeyi.

Arayıp bir hevesle, bulamamanın verdiği hüzünle olmayan bir hayalin peşine düşmektense, hayal değil gerçeklerimle meşgul olmasını bilmeliydim.

Ablam… Onu bıraktım hayalleriyle. O öyle iyiydi. Dua ettim onun için. Hayal gemisinden inişi benimkinden hafif olsun diye.