ŞEYMA GÜR

Ne zaman Yirmi Beşinci Sözü okusam, uçsuz bucaksız bir okyanusun kıyısında dolanıyor hissine kapılırım. Gördüğüm manzara çok güzeldir, göz alıcıdır. Denizin esintisi, dalgalarının sesi ruhfezâdır. Ama o ummanı ihata edemediğimi, içindeki cevherleri, nice hayattar güzellikleri lâyıkıyla seçemediğimi bilirim.

Yirmi Beşinci Sözde Bediüzzaman hazretleri Kur’ân’ın mucizevî yönlerinden bir kısmını anlatır. Hele başında bir Kur’ân tarifi vardır ki, senelerce etrafında “Burada bir şey var, burada çok büyük şeyler var” diye dolandım durdum. Neyse ki İİKV seminerlerinin ilkinde Prof Dr. İshak Özgel o muazzam târifin perdelerini bir parça aklımın gözü önüne açtı.

Nasıl ki Kur’ân âmi olsun, âlim olsun kimseyi nasipsiz bırakmaz, en hayatî ve herkese lâzım meseleleri en sarih biçimde ifâde eder; öyle de, Kur’ân’ın bir talebesi olan Bediüzzaman hazretleri de, ne Arapça, ne de Arapçanın belagatini, inceliklerini, ilmini bilmeyen benim gibileri alır, en hayatî imanî meseleleri ruhumuza nakşettikten başka, Kur’ân’ın büyük hakikatleri etrafında gezdirir, kokucuğunu aldırır, merakımızı tahrik eder, hiç değilse o büyük hakikatlere ruhumuzda zemin ihzar eder.

Ve böylece ben Yirmi Beşinci Sözü okurken yine Üstadın tarif ettiği o muhteşem sofrada hissederim kendimi. Hani “Dost dostuyla Cennette beraber bulunacaktır” mealindeki hadis-i şerifi izah ederken anlattığı sofra. O sofrada bütün duyuları tam tatmin edecek, bütün güzellikleri hâvi yiyecekler, ikramlar vardır. Ama herkes duyularının, kabiliyetlerinin gücü ve keskinliği oranında istifa eder, aldığı lezzetten de tam memnun olur.

Ben de mâide-i Kur’ân ve Risale-i Nur’dan tagaddi etmekle beraber, hissemin çok mahdud olduğunun farkındayım.

Yine İİKV seminerlerinden birinde iki Arap edebiyatı belâgat uzmanı Filistinli Dr. Ramazan Ömer ve Mısırlı Dr. Ahmed Zekeriya, İşârâtü’l-İ’câz’ın belâgat inceliklerini örnekler vererek anlattılar uzun uzun. Bediüzzaman’ın belâgatı kullanmadaki ustalığının Arap edipleri ve bu arada kendilerini hayran bıraktığını söylediler.

Onları dinlerken yine o meşhur fıkranın yeri geldi:

Yoksul adam demiş ki: “Bal çok güzel bir şey.”

“Nereden bildin?” diye sormuşlar.

“Ağalar yerken gördüm” demiş.

Genellikle Risale-i Nur, özel olarak da İşârâtü’l-İ’câz, Kur’ân-ı Kerimin benzersizliğini, i’câzını, mucizevî belâgatini anlatır. Bu ağalar da İşârâtü’l-İ’câz’ın nazmındaki üstün belâgati anlatıyorlardı.

El-Hak!

Değerli şeylerin mahfazası da alelâde olamaz, o değere muvafık olmalı. Kıymetli mücevherleri teşhir eden tabla da o mücevherleri taşımaya liyakat kesbetmeli. Kelâm-ı ezelinin mânâlarını takdim eden kelimeler de o mânâların parıltısını taşımalı.

Risale-i Nur da Kur’ân ummânında bir incidir.

Bizi Kur’ân’a muhatap eden Mütekellim-i Ezelî’ye Risale-i Nur’un harfleri adedince hamd-ü senâlar olsun.