ŞEYMA GÜR

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte bahçeye yayılmak için acele eden Yekta bey ve tavukları ile selâmlaşmış, onları kümeslerinden çıkarmıştım. Uçmak için Allah’tan başka kimsenin iznine ihtiyaçları olmayan kuşların şen cıvıltılarını dinleyerek eve doğru ilerliyordum.

Birden gözüme bir kum tepeciği ilişti. Çok muntazamdı. Eğilip baktım. Minik minik karıncalar tepeciğin ortasındaki delikten ağızlarında bir parça toprak olduğu halde çıkıyor, yüklerini tepeciğe bırakıp geri dönüyorlardı. Kimi ağzındaki toprak parçacığını hemen deliğin girişine bırakırken kimi, tepenin çeperine kadar taşıyordu.

Hayretle ve uzun uzun seyrettim. Dün şiddetli bir yağmur yağmıştı. Anlaşılan yer altındaki yuvalarını sel basmış, belki kanalları tıkanmıştı. Herhalde tıkalı yolları açıyorlardı. Nasıl da organize çalışıyorlardı! O tepeyi oluşturan her bir zerreyi tek tek taşımışlar. Bütün gece mi çalışmışlardı?

Bu karınca ümmeti gerçekten çok çalışkan ve azimli.

Fotoğraf ve video çekmeye çalıştım ama heyhat! Gözümün gördüğünü kamera göremiyordu. Sevgili gözüm!

Onları hummalı faaliyetleri ile başbaşa bıraktım. Köşeden gonca gülüm bana sesleniyordu: “Hey! Bana bakmadan mı gidiyorsun?”

Olur mu?

İpeksi yapraklarının üzerine konmuş şebnemlerden gözümüzün gönlümüzün nasibini almadan gidilir mi?

Su damlası en çok güle mi yakışıyor?

Çalışmak neş’esinden neş’et eden nağmeler ortalığı kaplamıştı.

Tavuklarım çoktan toprağı eşelemeye başlamışlardı.

Toprağın altında ise solucanlar iş başındaydı.

Senenin ilk uğurböceği görünmüştü. Yaşasın!

Güneş dünden ıslanan herşeyi kurutmak üzere tatlı tatlı ısıtıyordu.

Yağmurla yıkanıp parlayan bitkiler kökleriyle massettikleri azotlu mâ-i hayatı işlemliyorlardı.

İçiçe hayatlar, âlemler, ümmetlerle dolu bahçemde herkes bir şey yapıyordu.

Ben de üzerime düşeni yaptım.

Koroya kendi kelimelerime katıldım:

“Subhanallahi ve bihamdihi.”