Tuba Türkoğlu

Hayatımı iki döneme ayırsam büyük bir iddiada bulunmuş olabilirim. Ama yanlış yapmış da sayılmam.

Dindar bir ailede büyümüştüm. Anne ve babam küçüklüğümden beri beni hep iyi bir dindar olarak yetiştirme çabasında olmuşlardı. Babamın ilmî telkinatları, annemin samimi dindarlığı ve de hususi çevremde gördüğüm güzel ahlak bende hep olumlu tesirler inşa etmişti. Çocukluğumun bir kısmının ailecek sık sık gittiğimiz dergâhta geçmiş olması ise bambaşka bir etkiye sahipti bende.

Ancak çocukluk dönemini geride bırakmaya başladıkça sorgulamaya da başladım. Yaşadığım şey benim seçimim miydi yoksa kucağımda bulduğum şey miydi? Tam bir itminandı aradığım.  Bugüne dek, inançlarımı öyle gördüğüm için değil, hakikatte de onların öyle olduklarına ikna olduğum için inanmak istiyordum. O’nun emir ve yasaklarına gerçekten itaat etmek istiyor ve bunun için büyük bir kuvvet arıyordum.

Lise yıllarıma ailemin de desteğiyle İzmir’de geçirmeye karar vermiştim. Yeni bir şehir, yeni bir okul, yeni insanlar belki bana o itaat kuvvetini vermeye vesile olabilirdi. Hem memleketimdeki gibi -dindar yaşamamaya yönelik- var olduğunu hissettiğim çevre baskısı olmadan daha özgürce karar verebilirdim. Ve az çok öyle de oldu.

Sayıları az da olsa namaz kılan arkadaşlarla tanışmıştım okulda. Kısa süre içinde Allah bana da namazlarımı tam kılmayı ve de onlar gibi örtünmeyi nasip etmişti. O kuvveti bulduğuma inanıyordum artık. Aynı arkadaşlar vasıtasıyla Risale-i Nur ile tanıştım. Evet bu, hayatımın ikinci döneminin fitilini ateşleyen ilk kıvılcımdı; ama zannettiğim gibi dönüşümün kendisi değildi. Zira henüz “sadece” tanışmıştım. Yine de Lem’alar, 15-16 yaşlarındaki bir ergen olarak anlamadığım halde okumaktan en çok zevk aldığım kitaptı benim için. Üst üste üç kere okudum. Sonra Mektubat isimli diğer kitabı bitirdim. Büyük bir mesele, bir hakikat vardı bu kitaplarda, aklım anlamasa da hislerim bunu doğruluyordu. Ne var ki o zamanlar tamamını dikkatle okuyup anlamak için ben fazlasıyla tembel ve kolaycı biriydim. Külliyatın diğer kitaplarını elime almadım bir daha. Ama “En sevdiğin kitap ne?” diye sorsalar, yalnızca iki kitabını okumuş olmama rağmen, hiç düşünmeden yine Risale-i Nur külliyatı diyebilirdim.  Bu seviyor olma ama eline de almama hali uzunca bir süre devam etti.

Ta ki Boğaziçi’ne gelene kadar… Okula kayıt zamanlarında ağabeyimle bir Ramazan günü, Eyüp’te iftar yapmaya karar vermiştik. Ama kendi yurduma sonrasında dönmek çok zahmetli olacağından ağabeyim, o gece kalmam için Risale-i Nur derslerinin yapıldığı bir medrese ayarlamıştı. Ertesi sabah çıkarken medrese müdebbirlerinden biri “Biz burada her cumartesi ders yapacağız. Seni de bekleriz” demişti. “Bu kadar uzak bir yere bir daha geleceğimi hiç sanmıyorum” diye geçirdim içimden; yedi yıl boyunca her hafta oraya derse gideceğimi hiç bilmeden.

Evet daha sonraları kendimi her cumartesi medresede bulmaya başlamıştım. Yol uzundu, yoğun trafiğe katlanmak gerekiyordu ve aslında bu durum can sıkıcıydı. Okulumdan tanıdığım kimse yoktu ve her gittiğimde orada yatılı kalmak zorunda kalıyordum. Ama içimden bir ses bana hep “git” diyordu.

Ben ki, o zamana kadar hiç kimseden Allah’ın emirlerinin hakikati ve inanca dair bazı müşkil meselelerin hikmetini anlamak noktasında neredeyse hiçbir sorusuna tatmin edici yanıt alamadığından soru sormayı bırakmış biriydim. Benim gibi hayatının sonraki evrelerinde Risale-i Nurlarla tanışmış ve sorularıma en makul şekilde cevap verebilecek biri olduğuna inandığım ağabeyime sorduğumda ise ondan “Okusan cevabını kendin bulacaksın. Ve o daha değerli olacak. Okumuyorsun ki!” cevabını alırdım. Bense uğraşmaya, çabalamaya değil, hazır cevaplara taliptim.

Her derste, benim bile farketmediğim, sormayı bile düşünmediğim aklımdaki, kalbimdeki onlarca soruya cevap almaya başlamıştım. O gün kapıda beni derse davet eden o güzel insanın hayatımda bu kadar değişikliğe vesile olacağını ne o biliyordu ne de ben biliyordum. Evet o zaman da örtülüydüm ve beş vakit namazımı kılıyordum. Ama dinin, zannettiğimin ötesinde, “farzları yap, haramlara bulaşma, gerisi gez, dolaş, eğlen” den fazlası olduğunu fark etmeye başlamıştım. En büyük yanılgılarımdan biri “dini de yaşa dünyayı da” algısıymış diye düşünmeye başlamıştım… Halbuki insanın kalbi, ruhu ve diğer tüm latifeleri hakiki manada ancak ve ancak tek bir yere iltica edebilirdi. Gerisi yalnızca mecaz olurdu. Bir kalpte dünya sevgisi hakiki anlamda varsa orada Allah sevgisi mecaz, kalpte Allah sevgisi hakiki olarak bulunursa o zaman dünya sevgisi mecaz olurdu.

Risale-i Nur bana yepyeni bir gözlük vermişti. Ne kadar muhatap olursam o nispette o gözlükle bakıyordum hayata, kainata. Göze görünmeyen gizli manalar görünmeye başlıyordu sanki. Her şeye mânâ-yı ismî (yalnız kendi için) ile değil mânâ-yı harfî (sahibi için) ile bakmayı öğretiyordu bana. Aynı kâinata bakarken birilerinin tesadüf deyip boğulduğu yerlerde Kurân’ın delillerini gösteriyor, “Kim olursan ol, bak. Yalnız gözünü aç, hakikate çık” diyordu. Okumaya, daha çok okumaya başlamıştım. Ve Rabb-i Rahîm’imin şefkatli sevkiyle, hayatımın ikinci dönemine geçmiştim. Evet aradığım kuvveti bulmuştum. Özgür iradem ile seçtiğim, sevdiğim, tam bir itminanla bağlandığım dinimi yaşıyordum.

Lise yıllarımdan bu yana hâlâ aynı yakarışla yakarmaya devam ediyorum:

“Allahım, beni sana yaklaştıracak ve benim için razı olacağın en hayırlı yolu nasip eyle ve o yolda ayaklarımı sabit kıl!”