Seda Duman

Sosyalleşme imkanlarının çığ gibi artmasına rağmen, kendini yalnız hissetme oranının 1980’den bu yana iki kat arttığı rapor ediliyor (1) ve yalnızlık, “giderek büyümekte, salgın halini almakta olan sağlık problemi” olarak tanımlanıyor (2). Evet, sağlık problemi… Baştan belirtmeliyim, bu bir ellerimizde gezdirdiğimiz teknolojik aletler sebebiyle ne kadar da yalnızlaştığımız yazısı değildir. Bu milyonlarca kez söylendi, artık yeni bir şeyler söylemek lazım diyerek, yalnızlığın başka boyutlarına inmek üzere yola çıkıyorum.

Yalnız kalmak ve tek başınalık birbirinden ayrı kavramlar olarak ele alınır, tıpkı içe kapanıklık ve içe dönüklüğün birbirinden oldukça farklı şeyler olması gibi. Biri sorunsal boyuta denk gelirken diğeri bir kişilik özelliğidir, tercihtir ve kişiye sıkıntı vermez vb. vb. Yalnızlık, varoluşçu psikolojide ölüm, özgürlük ve anlamla beraber dört ‘temel soru’ dan biridir. Yalnızlık üzerine en çok fikir üreten varoluşçu psikolojinin yalnızlığa bakışı şu şekilde özetlenebilir:

“Birçok insan, dünyada hiçbir insanın kendilerini düşünmediği zamanların olacağına dair korkutucu hissi fark ettiklerinde, varoluşçu izolasyonun dehşetiyle temas halindedirler. Veya başka bir ülkede, ıssız bir sahilde yürürken, kişi şu dehşet verici düşünceye takılabilir: “Şu anda, kimse nerede olduğumu bilmiyor.” Eğer kişi bir başkası tarafından düşünülmüyorsa, o kişi gerçek midir?

Eşini kaybetmiş insanlarla çalışırken Yalom, sadece o kişilerin yalnızlıklarına değil, aynı zamanda ortaya çıkan gözlemlenmeyen bir hayatta yaşamanın –eve ne zaman geldiklerinin, ne zaman uyuduklarının veya uyandıklarının kimse tarafından bilinmemesi- üzüntüsüne de takılmıştı. Birçok birey tatmin edici olmayan ilişkiler sürdürmeye devam eder çünkü hayatlarında gözlemci olacak, varoluşçu izolasyonun yaşanmasına karşı bir tampon vazifesi görecek birini arzularlar.”

Durum böylesine ciddiyken, varoluşçu terapinin sunduğu çözüm nedir diye sorulduğunda:

“Kişi kendi hayatının sorumluluğunu tam anlamıyla aldığı noktada, varoluşçu izolasyon algısıyla da yüzleşmiş olur. Bir bireyin diğeri tarafından yaratıldığı veya korunduğu algısından vazgeçmek, kâinatın kozmik kayıtsızlığı ve kişinin bu kainat içindeki temel yalnızlığıyla yüzleşmektir.” cevabını alırız. Özetle, varoluşçu psikoterapiye göre, kişi yaratıcı fikrinden vazgeçerek kendi hayatının sorumluluğunu almalıdır. (3)

Aynı yalnızlık meselesini Kur’an-ı Kerim’e sorduğumuzda ise:

“Kullarım senden Beni sorduğunda, Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Bana cevap versinler ve Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara 186) cevabı karşımıza çıkar. Kâinatta kozmik kayıtsızlık değil, duaya icabet vardır ve Semi’, Alîm ve Rakîb olan bize şah damarımızdan daha yakındır. Biri tarafından yaratılmayı gurur meselesi haline getirmeyip “kul” sıfatıyla sıfatlandığımızda yalnızlığın bir yanılsama olduğunu görürüz. Bu durumda kişi yokken kendini içinde var olarak bulduğu hayatının sorumluluğunu değil, Yaratıcı’nın huzurunda işlediği amellerinin sorumluluğunu almalıdır.

Bize en yakın olan dertlendiğimizde, sevindiğimizde, hayret ettiğimizde ilk akla gelendir. Biz de kainatın bir yerine fırlatılmış ve sonra tüm anlamsızlık içerisinde kendine anlam üretmeye çalışan zavallı varlıklar değil, Allah’ın arza halifelik etmekle vazifelendirdiği, kitaplarıyla ve peygamberleriyle sohbetine muhatap kıldığı ve göz açıp kapayıncaya kadar dahi yalnız bırakmadığı “yaratılmışların en şereflisi” olan insanlarız. Peck bu durumu “bilinçli irademizin ötesinde, olgunlaşmamızı destekleyen büyük bir gücün olduğunu bilmek, kendimiz hakkında edinmiş olduğumuz önemsizlik algısını alt üst eder.” (4) olarak tanımlar. Üstad da “Duanın en güzel, en latif, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, birisi var onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder.” (5) diyerek duanın kabul olup olmamasının ötesinde insanın sadece dua etmekle, bir kapıya el açmakla bile rahmete mazhar olduğuna, yalnızlığını dindirebildiğine vurgu yapar.

New South Wales Üniversitesinde yapılan bir araştırma, kendini yalnız hisseden insanların %79-98’inin Facebook’ta kişisel bilgilerini diğer insanlara oranla daha fazla paylaştıklarını gösteriyor (6).  Yalnız kullanıcılar, birileri onların zevkleriyle ilgilensin, sevdikleri kitapların neler olduğunu, hangi filmlerden etkilendiklerini bilsin istiyor. Şahit olunma isteği böylesine doğal bir eğilimken yalnızlık hissini ve yaşam tarzlarını birbirinden farklı kılan ise kendimize “kimi şahit kıldığımız”.

Yalnızlık “hissi” zemininde konuyu ele aldık fakat burada bir parantez açarak sosyal anlamda insanlarla beraber olmak veya yalnız olmak konusu üzerine de birkaç cümle söylenebilir. İslam dinindeki ibadetlerin geneli, hem yalnızlığı hem cemaat olma duygusunu besler. Örneğin farzını cemaatle kıldığımız namazın sünnetini camide bile olsak tek başımıza kılarız. Oruç tutarken açlığıyla baş başa kalan mü’min, iftarını sevdikleriyle beraber paylaşır (7). Hacta, umrede içini Rabbine dökerken gözleri dolar, en kuytularıyla Allah’ın huzurundadır fakat Kâbe binlerce insanla beraber tavaf edilir. Her konuda itidal üzere olmayı emreden dinimiz, bizim bir köşeye çekilmemize, izole bir hayat yaşamamıza müsaade etmez fakat teheccüdlerde herkes uykudayken kalkıp Rabbimize el açmamızı teşvik eder, dünyada hiç kimse kalmasa bile bir tek biz Allah’ın yeryüzündeki halifeliğini sürdürmekle görevliymişiz gibi davranalım ister. Mü’min “biz” içerisindeki “ben”dir, ne sürü psikolojisiyle kimliğini kaybeder ne de yalnızlık hissinde yitip gider.

Şahit olunmak konusuna geri döndüğümüzde karşımıza çıkan ilk kavram “murakabe”dir. “(…) Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir ve Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.” (Hadid 4) ayet-i kerimesi bize Allah’ın her an ama her an yanımızda olduğunu, yaptıklarımızdan ve hatta gizlediklerimizden (Tevbe 78) haberdar olduğunu bildirir. “(…) Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir” (Nisa 1) ayet-i kerimesinde gözetici olarak meal verilen kelimenin aslı رَقِيبًا  dır. “Er-Rakîb” olan Allah insanın bütün hareketlerini gözetlediğini ve aynı zamanda onları muhafaza ettiğini bildirir. Nisa 1. ve benzeri ayetlerdeki kullanımı Allah içindir. İnsanın murakabe ile nitelendirilmesinden ise ancak sürekli olarak kendi yaptıklarını, tutumlarını, düşüncelerini vb. murakabe halinde olduğunda bahsedilebilir (8). Kişi Allah’ın kendini gördüğünü ve kontrol ettiğini bildiğinde ve murakabe halini içselleştirdiğinde “İhsan, Allah’ı görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da o seni görüyor.”  (Buhari) hadis-i şerifinin manası zuhur eder.  Sürekli gözetlenmek düşüncesi yalnızlığımıza ilaç olmasının yanı sıra üç yönden daha ele alınabilir: Gözetlendiğini bilmenin davranışlara etkisi, dikkat bağlamında kalbin Allah’ı murakabeyle meşgul olması ve gözleyen/gözlenen farkı.

  • Gözetlendiğini bilmenin davranışlara etkisi: Başkasının bizi izlediğini bildiğimizde yalnızken yaptığımız birçok davranışı yapmadığımız muhakkak. Robert Zajonc bunu teorize etmiş ve yanında başka birinin bulunduğu durumlarda, kişinin kendi yeteneklerini en üst düzeyde kullandığını gösteren çalışmalar yapmıştır (9). Başka araştırmalar ise konunun daha farklı boyutlarını ortaya koymaktadır. Örneğin, Cadılar Bayramı’nda kapıları çalarak şeker toplayan 360’tan fazla çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, kapıyı açan araştırmacılar içi şeker dolu kaseyi çocuklara uzatıyorlar ve içinden sadece bir tanesini almasını söylüyorlar. O arada kaseyi çocuğun yanında bırakarak birkaç dakikalığına içeri gidiyorlar. Araştırma yapılan grupların yarısında çocukların karşısında kendini görebilecekleri bir ayna var, diğer yarısında ise yok. Davranışları gizli olarak kaydedilen çocukların, karşıda ayna olmayanlarının bir avuç dolusu şeker almalarına karşın, aynada kendi yansımasını görenlerin bu eğilimi çok daha az (10). Aynadaki yansımamız bile davranışlarımıza yön verebiliyor!   Bir başka çalışmada, Newcastle University’de en çok bisiklet çalınan üç nokta belirleniyor ve buralara üzerinde “Bisiklet Hırsızları: Sizi İzliyoruz” yazan ve bir çift adam gözü bulunan kağıtlar asılıyor ve o üç bölgede bisiklet çalınma oranının %62 düştüğü kaydediliyor. Fakat okulun başka bölgelerinde de aynı oranda bir artış rapor ediliyor (10).   Bir diğer çalışmada ise, kişilerin duygusal uyaranla karşı karşıya kaldığında kendi davranışlarını kontrolde zorluk yaşadıkları fakat aynı çalışma karşılarında webcam varken yapıldığında kendilerini önleyici kontrol (inhibitory control) davranışlarının arttığı rapor ediliyor (11). Ayna, afiş ve webcam… Gerçekten izlenmeyi bir yana bırakalım, izlenme “hissi” bile davranışlarımızı ve kendimizi kontrol mekanizmamızı şekillendirebiliyor. Allah’ın “er-Raqîb” olmasıyla sadece davranışlarımızı değil, zihnimizi-kalbimizi de gözetlediğini düşünürsek kişinin kendini kötülüklerden arındırma çabası kaçınılmazdır. Bu anlayış içselleştiğinde belli bölgelerde azalan bisiklet hırsızlığı, izlenmeyen bölgelerde artış göstermeyecektir çünkü Allah’ın hükümranlığı dışında kalan bir alan mümkün olmayacaktır. Risale-i Nurda “herkesin kalbinde manevi zabıta hükmünde bir yasakçı” (12), Nevzat Tarhan tarafından ise “iç durdurucu” (internal stopper) (13) olarak adlandırılan iç denetim sistemi devreye girdiğinde kişi kendini kontrol etmeye, davranışlarının muhasebesini yapmaya muktedir hale gelir.

 

  • Dikkat bağlamında kalbin Allah’ı zikirle meşgul olması:  Beş duyumuz neyle meşgul olursa kalbimiz de onlarla meşgul olur. Beş duyuyu Allah’ın istediği yolda kullanmak ve O’nun dışındakilerle meşguliyetin önlenmesi, kalbin de murakabeyle meşgul olmasını sağlar (14). Duyu organları aracılığıyla dış dünyadan gelen veri girişi azaltıldığında, kalp devreye girer. Namazda sadece secde edeceğimiz yere bakma gerekliliği, oruçla bir gün boyunca bedene yiyecek-içecek girişinin engellenmesi, gözlerin haramdan korunması için yere indirilmesi, cemaatle namaz kılınırken sadece imama uymak vb. durumlar bu fazla veri girişini kısıtlayan örneklerden birkaçıdır ve psikolojideki “dikkat bölünmez” ilkesine örnektirler. Bu ilkenin ibadet ve gönül hayatında yoğun bir şekilde öne çıkması ise murakabe halidir (15). “Kişinin, Rabbinin her an ve her yerde gözetimi, koruması ve muhabbeti ile kuşatılmış olduğunu hatırlaması gerekir. Nasıl yorulduğunda yatağa yatırılan bebek, uykuya dalmadan, gönlü müsterih bir halde annesine bakıp gülümser, annesi de onu o anlatılmaz duygularla (Rahman, Rahîm, Vedûd, Hâfız, Rakîb vb. isimlerinin tecellisi) teskin ederse; inanan ve Rabbine yakîn kazanan insan da bu murakabe halinden rahatsız olmaz.” (16) Kişi murakabe halinde olduğunda dikkatini yalnızca Rabb’inin huzurunda olduğu noktasına toplayacak, tüm duyular bu halin emrine verilecek ve kalp her türlü kötü düşünceden korunacaktır.

 

  • Gözleyen/gözlenen farkı: Herkes dünyayı kendi göz penceresinden izlediği, zihin teknesinde yoğurduğu için hayatta kendini “özne” olarak görme eğilimindedir, bu da kendisini yegane karar mercisi sanma yanılgısını beraberinde getirir. Buna göre, aktör de hakim de tanık da kendisidir. Kendinin de başka bir gücün denetiminde, gözetlemesi altında olduğunu, bütün davranışlarının “dış” faktörlerce kaydedildiğini bilmek, kişiye edilgenlik verir. Bu edilgenlik, iradeyi yok sayan bir pasiflik olarak değil, her şeyin yegane kontrolünü ve değerlendirme hakkını kendinde görmekten vazgeçmek olarak ele alınmalıdır. Bu hakkı kendinde görmeyen, murakabe edebilen kişinin hayatında suizana, gıybete, kusurları ifşa etmeye yer kalmayacaktır. Örneğin, gıybeti bir savunma mekanizması olarak ele alırsak, kişi başka birinde kusur bularak kendi kusurlarını görünmez kılmaya, kendisinin bunlardan beri olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Oysa kendi nefsinin muhasebesini dert edinen kişi başkasını gözetlemek yerine, amellerinin kaydedildiği kaygısıyla hareket eder, “hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çeker” (17). Böyle bir gayrette olan kişi, kardeşinde gördüğü kusurları örtmeye, düzeltme imkanı varsa emr-i bil-marufa çalışır, gıybet basitliğine yönelmez.

Ebu Hafs, insanlara vaaz verenlere şu uyarıyı yapıyor : “Vaaz kürsüsüne çıktığınızda önce kendinize nasihat ediniz. Etrafınızdaki insanlara aldanmayınız. Onlar dışınızı, Allah ise içinizi murakabe etmektedir, denetlemektedir.” (18)

“Nefy-i nefy ispattır.” (19) kaidesi gereğince kişi kötüyü kötülediğinde güzele varır, ters yönün tersine gittiğinde düze ulaşır. Nefsimiz bıkmak usanmaksızın “ben” derken insan Rabbini zikrettiğinde, kalbiyle, bütün varlığıyla O’na yöneldiğinde “Ene” den “Hu” ya varmanın kapıları açılacaktır.

Murakabe ve onun getirdiği huşû halinin yapılmış en güzel tanımlarından biriyle yazımı sonlandırıyorum. Tek bir an bile O’nu unutmamak duasıyla…

“Onlar ki, huşû içinde namaz kılarlar.” (Müminun 2). Kalpleri namazda, Allah’ın huzurunda bulunmanın heybeti ile titrer. Bu yüzden durulur ve derinden ürperir. Bu ürperti oradan organlara, duygu ve hareketlere yansır. Allah’ın huzurunda O’nun ululuğuna bürünür ruhları. Zihinlerini kurcalayan tüm uğraşlar kaybolur. Allah’ın ululuğunun bilincine vardıkları onunla konuşmanın verdiği huzuru hissettikleri için başka bir şeyle uğraşmazlar. Bu kutsal huzurdayken, çevrelerinde bulunan, akıllarında yer eden her şey bir kenara çekilir, kaybolur. Allah’tan başkasını görmezler. Sadece O’nu hissederler. Ancak namazdaki sözlerin anlamlarından zevk alırlar. Vicdanları her türlü kirden arınır. Her türlü leke silinir gider. Allah’ın ululuğu karşısında bunun dışında hiçbir şey barınmaz içlerinde. İşte bu noktada boşlukta yüzen zerre, ana kaynağı ile buluşur. Şaşkın ruh yolunu bulur, ürkek kalp sığınağını tanır. Bu anda Allah’a bağlanamayan bütün değerler, eşyalar ve şahıslar küçülür gider.” (20).

 

 

 

 

 

[1] ENTIS Laura, Chronic Loneliness is a Modern-Day Epidemic, http://fortune.com/2016/06/22/loneliness-is-a-modern-day-epidemic/ , (SGT: 27.12.2017).

 

[2] GÖKA Erol, Uyandım Ben Ipıssız Bir Tokatla: Yalnızlık, http://www.yenisafak.com/yazarlar/erolgoka/uyandim-ben-ipissiz-bir-tokatla-yalnizlik-2040678 , (SGT: 27.12.2017).

 

[3] WEDDING Danny ve CORSINI Raymond J., Modern Psikoterapiler, Çev: Seda Darcan, Esra Güzelyazıcı, Mina Türkoğlu, Kaknüs, İstanbul 2012.

 

[4] PECK Morgan S., Az Seçilen Yol, Çev: Rengin Özer, Akaşa, İstanbul 2015.

 

[5] NURSİ Bediüzzaman S., Mektubat, Rnk, İstanbul 2012.

 

[6] AL-SAGGAF Yeslam ve NIELSEN Sharon, “Self-disclosure on Facebook Among Female Users and Its Relationship to Feelings of Loneliness”, Computers in Human Behavior, S:36 (2014), 460-468.

 

[7] BARBAROSOĞLU Fatma, İmsak Vakti, http://fatmabarbarosoglu.com/imsak-vakti/ , (SGT: 27.12.2017).

 

[8] Birlik Vakfı, Birlik Vakfı, http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/rakib.html , (SGT: 27.12.2017).

 

[9] ZAJONC Robert B., “Social facilitation”, Science, S:149 (1965), s.269-274.

 

[10] GOLDMAN Jason G., How Being Watched Changes You – Without You Knowing, http://www.bbc.com/future/story/20140209-being-watched-why-thats-good, (SGT: 27.12.2017).

 

[11] YU Jiaxin, TSENG Philip, MUGGLETON Neil G. ve JUAN Chi-Hung, “Being Watched by Others Eliminates the Effect of Emotional Arousal on Inhibitory Control”, Frontiers in Psychology, S:6 (2015), s.1-5.

 

[12] NURSİ Bediüzzaman S., Emirdağ Lahikası, Rnk, İstanbul 2009.

 

[13] TARHAN Nevzat, Güzel İnsan Modeli, Timaş, İstanbul 2012.

 

[14] MUSLU Ramazan, Mustafa Kemâleddin Bekrî ve Tasavvufî Görüşleri, Erkam, İstanbul 2005.

 

[15] YILMAZ Hasan K., “Kalplerimizi kaydırma Allah’ım!”, Altınoluk, S:151 (1998), s.18.

 

[16] MERTER Mustafa, Nefs Psikolojisi, Kaknüs, İstanbul 2016.

 

[17] TOPBAŞ Osman N., “Ölmeden Evvel Kendinizi Hesaba Çekin”, http://www.osmannuritopbas.com/olmeden-evvel-kendinizi-hesaba-cekin.html, (SGT: 27.12.2017).

 

[18] KARA Mustafa, “Tasavvuf ve Ahlak Eğitimi”, Sabah Ülkesi, S:37, Köln 2013, s. 36-39;  http://www.sabahulkesi.com/2013/10/01/tasavvuf-ve-ahlak-e%C4%9Fitimi-mustafa-kara/, (SGT: 27.12.2017).

 

[19] NURSİ Bediüzzaman S., Sözler, Rnk, İstanbul 2010.

 

[20] KUTUB Seyyid, Fizilal’il Kur’an, http://www.muhabbetullah.com/kuran/tr/ , (SGT: 27.12.2017).