Şeyma Gür

Annem vefâtıyla, ağabeyim ise hayatıyla beni değiştirdi.

Üniversite son sınıftaydım. Hayallerim büyüktü ve gerçekleşmeye çok yakındı. Okulumdaki birden fazla bölümün  hocalarından asistanlık teklifi almıştım. Mutluydum. Bana aralarından birini seçmek kalıyordu. Akademide ilerleyecektim. Daha şimdiden bütün boş vakitlerimde kütüphaneye gidip, alanımdaki yüksek lisans ve doktora tezlerini okuyordum. Akademik lisana enikonu aşinalık kazanmıştım. Hocalarım ödev sunumlarımı pek beğeniyorlardı.

Annem ise çok hastaydı. Kanser bedenini ele geçirmişti. O sene yılbaşı tatilinde eve gittiğimde gördüğüm manzara şuydu: Annem artık iyiden iyiye yatağa düşmüştü. Babam  ve ağabeyim anneme bakmaya çalışıyorlardı.

Evde kalmaya karar verdim.

Okul bekleyebilirdi.

O günler, benim için de annem için de dünya hayatından ziyade berzah âlemine daha yakın gibiydi. Dışarıda baharın gelmiş olduğunu  annesiz kaldığım o ilk günlerde ancak farkedebildim. Bütün dikkatim annemin üzerindeydi. En ufak olumlu bir gelişme için gözünün içine bakıyordum. Acılarını dindirmek istiyor ama hiçbir şey yapamıyordum. Doktorlar…Onlar da bir şey yapamıyordu. Çaresizce annemim ellerimin arasından kayıp gidişini izliyordum.

Dualar… Sadece onlar yardımcı oluyordu. Var gücümle dua ediyordum.

İnşaallah bütün dualarım anneciğimin âhireti için kabul olmuştur.

Ölümle, o en büyük nasihatçı ile  tanıştığımda yirmi bir yaşındaydım.

Ölüm, hayatı sorgulamama yol açtı.

Nereye gidiyordum?

Sonra, sonra ne olacaktı?

Ölümün anlamı neydi?

Bu dünyada nasıl yaşamak, nasıl ayrılmak istiyordum dünyadan?

Yaşarken hayatıma neye göre ve nasıl bir anlam verebilirdim?

Cevaplar ağabeyimdeydi. Daha doğrusu onun beni tanıştırdığı Risale-i Nur eserlerinde.

Hayatı da tanımlıyordu, ölümü de. Bütün şifreleri veriyordu.

Hayat ve ölüm birbirlerine anlam katıyordu.

“Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme. Merdane kabre bak, dinle ne taleb eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak ne ister” diyordu Aziz Üstad.

Gülerek değilse de ağlayarak baktım.

“İnsan ol” diyordu. “İnsan olmanın sırrını keşfet. Seni insan olarak yaratanın seni ne için yarattığına bak ve Ona itaat et!”

İtaat etmek istedim.

İtaat etmenin yollarını bilmek istedim.

İmanım vardı ama üzerinde çalışmam gerekiyordu. Namaz kılıyordum ama O’nun huzurunda namazda durduğum gibi durmam gerekiyordu. Bu bir yönüyle başörtüsü demekti.

Başörtüsü demek, kariyer planlarıma “elveda” demekti. Başörtüsü ile yola devam edilemediği günlerdi.

Ben yola başörtüsü ile devam etmeyi seçtim.

Karar verdiğim günlerin ardından oturup kendime bir pardesü diktim. Onunla birlikte tesettüre girecektim. En son, düğme ve sair bir şeyler gerekiyordu. Çarşıya çıkacaktım. Henüz örtünmemiştim. “Neyi bekliyorum ki?” diye düşündüm ve başıma bir başörtüsü geçirdiğim gibi dışarıya fırladım. İlk kez dışarıya tesettürlü olarak çıktığım an…

O emniyet hissini hiç unutamam. Demek başörtüsü böyle bir şeydi.

Evet, şeâirdi.

Evet, temsiliyetti.

Evet, teslimiyetti.

Benim için müslümanca yaşamayı seçmemin mukaddemesiydi.

O emniyet duygusu o gün bugün beni hiç terketmedi. Kendimi bazen rüyalarımda başörtüsüz görürdüm. O rüyalar kâbustu; uyanınca sevinilen…

Şimdi üçü de âlem-i bekâda olan hem Üstadıma, hem anneciğime, hem ağabeyime gani gani rahmet olsun. Beni onlar değiştirdi.

Ubûdiyet yolculuğum devam ediyor elbette ama ben artık ölümün de hayatın da  yüzüne gülerek bakabiliyorum.

Minnettârım.