Funda Demirer

Uçmayan bir kuş türü ile alakalı bir haber okudum. Bilim adamları Atlantik Okyanusu’nun en ücra noktası “Ulaşılmaz Ada”da yaşayan dünyanın en küçük uçamayan kuş türü Atlantisia’nın uçmayışının nedenlerini araştırıyor. Bir kısım araştırmacılar kuşun hiç uçmadığını diğerleri zamanla uçma yetisini kaybettiğini (sözde evrim(!) geçirdiğini) iddia ede dursunlar; benim için can alıcı nokta bir adada özgürce yaşayıp uçmayan bir kuşun oluşuydu (evcil deyip kafeslere koyduklarımız ayrı bir husus, evimde besleyip onlar için üzülmem, sık sık salsam ne yaparlar sorusuyla meşgul olmam da çok ayrı ) Çünkü biz öyle biliyoruz ki: bir maraz olmadıkça kuş uçar, insan yürür.

Evet, biz insanlar yürümek, çalışmak, hayatı idame ettirmek adına pek çok teçhizatla donatılmış ve vazifelendirilmişiz. Pek çoğumuz yürüyoruz, koşuyoruz, çalışıp çabalıyoruz, gücümüz kuvvetimiz yerinde görünüyoruz da, asıl soru biz insanlığımızda fıtratın gereğine ne kadar muvafık düşmüş, ervahda verdiğimiz söze ne kadar mutabık kalmışız.

Tekemmül için en zor aşamalardan geçen canlı türüdür insan. Hayvanlar fıtratlarına göre kısa sürede öğreniyor uçmayı, yürümeyi, beslenmeyi ve ihtiyaçlarını karşılamayı. Bazen birkaç gün, bazen birkaç haftada yetişkin sınıfına erişebiliyor. Oysa insan için bu durum hiç kolay değil, insanların bedenî olarak yıllar, aklî ve kalbî-ahlakî gelişimi ise ömür boyu sürebiliyor.

“İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir.”[1]

Ve yaşamı boyunca devam edecek bir kovalamanın içinde dönüp duruyor. Çünkü ne menfaatlerine celbin, ne sakınması gereken zararların ardı arkası kesilmeyecek. Uçmaya gerek duymadan hayatını ve neslini idame ettiren Atlantisia kuşu kadar olamayacağımız bir ömrün mücadelesindeyiz. Bütün bu hayat mücadelesinin en çetini ise ubudiyet namına yapılan. Ortalama 70-80 yıllık bir ömrü sürdürmekle bir şekilde baş edilebiliyor belki fakat asıl vazifesi olan ubudiyet imtihanını verip ne av, ne avcı olmadığın bir diyar-ı âhara göçmek hiç de kolay değil;

“Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu’l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.”

Çünkü bu imtihanlara girmeyi ezelden kabul etmiş insanın; durmayı, dinlenmeyi, vazgeçmeyi seçmeye hakkı yok. “İstidat cihetiyle bütün hayvanatın fevkinde olduğunu ve hayatı dünyeviyenin levazımatını tedarikte iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediği” gerçeğimizi unutunca ise yok saydığımız, red ettiğimiz vakitlerde bile hakikatten çıkamıyoruz bu çemberin içinden, çünkü istesek de istemesek de gireceğimiz bir ahiret sınavı var önümüzde.

“Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.”

Netice itibariyle acz ve fakrın nihayetinde iken ihtiyarı ile mücadele ettiğini sanmak ise silahsız, teçhizatsız açılan bir savaşın yorgun /yenik savaşçısı olmaktan başka bir şey olmuyor. Avuç içi kadar bir kuşun tercihine bile kuvvetimiz yok; sadece fizikî yetileri kaybetmekle değil ferdî ve içtimaî manevi sorumluluklarımızla bizim fıtratı değiştirmekle kaçacak bir adamız yeryüzünde Atlantisia kuşu gibi ne kaçmayı, ne kovalamayı bırakacak bir anımız olmayacak.

 

 

 

 

[1] Yirmiüçüncü Söz