HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

Eski bir mahalle, eski bir apartman… Tavanı sanki gökyüzünde gibi gelirdi bana, ben çok küçüktüm. Pencerelerimizde çocuk kilidi yoktu, kilitsizken de açamazdık. Çift açılım mı? Üstten mi? Yandan da açılmazdı ki bizim pencerelerimiz. Onları en iyi babam kaldırırdı. Elini yuvasına geçirip, yukarı ittirip, mandalını yuvasına iyice yerleştirince babam gözümde hep en güçlü adamdı.

Pencereden bakarken en çok macunlarıyla oynamayı severdim. Ama ne kadar oynayabilirdim ki? Pencereden kafamı uzattığımda çerçeve mandalını kırarak düşecek ve boynum arada sıkışıp kalacak diye ödüm kopardı. O gün öyle olmamıştı ama. Kafam bilmem ne kadar yukarı doğru dönük kalmıştı. Hayır, pencere düşer korkusuyla mandalı kontrol ettim, yoktu. Evet bir korku vardı ama bu korkunun asıl nedeni çatıdan aşağı doğru sarkan iki siyah çizmeli ayaktı. Gördüğüm o iki siyah çizmeli ayak sanki gökte yürüyor gibi adım halindeydi.

Birkaç gün sürdü bu durum. Apartman ve mahallede çocuklar, ev halkının annemle babam dışındaki üyeleri arasında bir dedikodu yayıldı kısa sürede: VAMPİR! Evet, mahallede, apartmanda akraba çocukları arasında adından sıkça söz edilen, hikâyesi anlatılan o kan emici bütün mahalleleri gezmiş, gele gele sonunda bizim çatıya gelmişti ve kim bilir bir gece de bizim eve misafir gelebilirdi.

Gülüyorduk sürekli. Korkularımızı gülmelerimizde gizliyorduk. “Var ya biliyor musun”la başlayan cümlelerimiz “Evet ya ben de gördüm” cümleleriyle tamamlanıyordu. Balkona pek çıkmayan ben, artık sürekli balkonun demirlerine sıkı sıkı tutunarak korkuyu kendime zevk edinmişcesine, merakla başım yukarıda dakikalarca iki siyah çizmeli ayağın gelmesini bekliyordum ve o geliyordu, seyrediyordum. Sonra balkondan balkona söyleşi vakti: “Vampirler gece iner, kapınızı sıkı sıkı kilitleyin!”

Neyse ki gece içimi rahat ettiren bir kilidimiz vardı. Babam kapımızın üstünden doğru yuvalarına uzun demir bir sopayı geçirirdi ki bu o yıllarda en sağlam kilitti. Kapıyı zorlayacak olan vampir de olsa ve babam işini bilir diye de düşünsem, hep kesik kesikti uykularım. Babam ve annemle vampirden hiç söz etmemiştik. Sanıyorduk ki onlar vampirle bize hiç duyurmadan baş etme planları yapıyorlardı.

Akraba çocuklarıyla birlikte bir gün terasta buluşmaya karar verdik. Bizi kalabalık halde görürse hepimiz onun üstesinden gelebilirdik. Kendimizce önlemler de almıştık. Hepimiz sözleştiğimiz saatte ordaydık. Garip bir rahatlık vardı hepimizde. Kendimi içimden biliyorum, onları da gözlerinden… Önce ayaklarının sarktığı yere baktık; yok. Sonra terasa bırakılmış eski demir küvet içine; orda da yok. Aramızda bir oyun oynuyor gibiydik. İçimizden biri ” Vampir nerdeysen çık, bizden korkma sana bir şey yapmayacağız. Derdin ne bizimle? Bir gösterip bir kaçırıyorsun ayaklarını, oyun mu oynuyorsun bizimle?” dediyse de ses, ayak, çizme yoktu işte. Avını yakalayamamış olmanın verdiği hüzünle elimiz boş inmiştik cam tavanlı merdivenlerden.

Bir macera sona ermişti. Geceleri daha rahat uyuyordum artık. Farkında bile değildim babamın geceleri demir çubuğu takıp takmadığının. Pencereye yine eskisi gibi sadece macunuyla oynamak için yaklaşıyordum ama gelmeyen vampire kırılan kalbimle artık bundan bile zevk almıyordum.

Herşeyin eski sakinliğine kavuştuğu günlerde annem beni üst kattaki komşudan karabiber almaya göndermişti. Elimde karabiber için küçük bir tabak, ayağımda ise ayaklarıma göre oldukça büyük takunyalarla çıkmıştım üst kata. Birden aklıma varlığına inanmak için zorladığım vampiri getirmiş olmalıyım ki bu heyecanı yaşatarak kendime koşa koşa inmek istedim merdivenlerden. Ayaklarım takunyalara, takunyalar da basamaklara, vampir kurgusu da korkularıma karışmış bir halde ben sereserpe merdivenlerde… Karabiberse sığmadığı kabından çıkıp benim gözlerimde… Sadece ağladım. Açmadım gözlerimi, açamadım. Uzun süredir zor tutmuştum kendimi. Vampirin çatıda buluşma randevumuza gelmeyişinden beri çok dönmüştü göz yaşlarım eşiğinden. İşte bu yüzden karabibere minnet duyuyordum.

İçimde vampire kırıklık, arkadaşlarıma mahcubiyet, demir sopaya kızgınlık, gözlerimdeki yaş da acı, hem de çok acı…

O günlerde yeni açılan TRT 2 kanalını ayarlamaya çalışıyordu babam. Nihayet netlik yakaladığında “Hangisi kalsın çocuklar?” deyip sonra da “Tabii ki ağaçkakan” diyerek ve onun gibi gülerek oturdu yanımıza. Kapı çaldı ve gelen amcamdı. Daha “Oldu mu kanal?” derken televizyon birden karıncalandı. “Ben tekrar çatıya gidiyorum, düzelince haber verin” deyip çıktı merdivenlerden amcam, ayağında siyah çizmeli adımlarıyla.

Öylece kalakaldım kapının önünde. Cızırtılar arasından gelen ağaçkakanın kahkahaları da sanki banaydı. İçimden, “Yoksa az önceki amcam kılıklı vampir miydi ya da vampir amcamın ta kendisi miydi?” diye geçirdiysem de biliyordum aslında bir macera yaşatmak istemiştim kendimce.

Küçüklüğümden bana bir anı bıraktım aslında. Sonrasında birşeyi fark ettim. Hayatın sınırlarına hayallerin sınırsızlığıyla nefes aldırmak mümkün oluyordu galiba.

Ve iyi ki vardın ağaçkakan. Beni öyle güldürdün ki kimse bilemedi bu gülmenin asıl nedenini…