ŞEYMA GÜR

Yaklaşık on sene önce onları ilk gördüğüm günkü şaşkınlığımı hatırlıyorum. Gözlerime inanamamıştım. Muhteşem yeşil kuyruklarını savurarak Küçük Çamlıca semalarında uçuşuyorlardı. Cennetten kaçmış gibiydiler.

Daha sonra ne zaman seslerini duysam (ki o sese eni konu kulak kabartıyordum) gözlerim semayı tarıyordu. Görebilmek nasip ve sevinçti.

Haklarında epeyce okudum. Nasıl yaşıyor, ne yeyip ne içiyorlardı? Nereden nasıl gelmişlerdi? Aile hayatları nasıldı? Soğuk kışlara nasıl dayanıyorlardı?

Günlerden bir gün, Gülhane parkında, yine başım havalarda seslerini dinleyerek yuvalarını görebilmeyi dileyerek yürüyordum.

Rabbim gösterdi:

Ağaç kovuğu.

Ağaç kavuğuna girip çıkan bir sürü yeşil papağan gördüm o gün. Şükürle sarmalanan sevincime tarif yok!

Şükür nimeti ziyadeleştirirmiş.

Öyle oldu.

Geçen sene evimizin penceresine dallarını uzatan kiraz ağacının üzeri kiraz ve yeşil papağan doluydu. Artık onları görebilmek için pencereden bakmam yeterliydi.

Onlarla konuşuyor, bir pençeleriyle dala tutunup diğeri ile kiraz yeyişlerini büyük bir zevkle seyrediyordum.

Onları izlerken gayr-ı ihtiyarî o kadar çok “maşaallah” diyordum ki,  günün birinde İstanbul semalarında “maşaallah maşaallah” diye uçan yeşil papağanlar görebileceğimiz üzerine lâtifeler yapılıyordu aile arasında.

Sonra bir gün, içinde aspiratörün olduğu mutfak dolabından tıkırtılar duydum. Açıp baktığımda görünürde bir şey yoktu.

 

Aspiratör borusuna kuşlar girmiş olabileceğini tahmin ettim.

Ama hangi kuş?

Vee takiplerim sonunda o kuşun yeşil papağan olduğunu keşfettim.

İzleyen günlerde dolaptan çok fazla gürültü gelmeye başladı. Meğer sac boruyu gagaları ile delip  yol açarak dolaba geçiş yapmışlar. Bir gün dolabı açıp baktığımda bir yeşil papağan ile gözgöze geldim!

Aman Allahım!

Gözlerime inanamıyordum; mutfak dolabımda yeşil papağan vardı!

Adını Tuti koyduk.

O artık komşumuzdu. Onun yuvasıyla aramızda bir dolap kapağı vardı.

Bir de eşi vardı elbette. Okuduklarıma dayanarak her ikisini ayırd edebiliyordum. Eşinin boynunda siyah halkası vardı.

Tuti ilk iş olarak yuvasının güvenliğini sağlamak üzere aspiratörün kablosunu ve fişi güzelce kemirerek sigortaları attırmıştı. Ben de dolabı tamamen boşaltarak yeni komşularımın kullanımına sundum.

Daha sonraki günler tam bir şenlikti. Seslerini takip ederek Tuti’nin girip çıktığını anlıyor, bazen de dolap kapısını açarak selamlaşıp konuşuyordum.

Elbette bunu çok sık yapmıyorduk. Komşularımızı rahatsız ve tedirgin etmek istemezdik.

Ve Tuti yumurtlamaya başladı. Bir iki üç derken tam beş yumurta yaptı. Minicicik yumurtalar…

Yumurtlama işlemi bitince de kuluçkaya yattı.

Eşim ve ben onu nasıl ağırlayacağımızı bilemedik. Kalkıp yiyecek aramak zorunda kalmasın diye yanına papağan yemi ve su koyduk. Hatta eşim sever diye yakındaki ağaçtan melengiç dalı koparıp getiriyordu. Taze sebze ve meyve de severmiş. Elimizden ne gelirse ikram ettik.

Nasıl etmeyelim; bizim mutfağımızı seçmişti yavru büyütmek için.

Sadece bir yavru çıkabildi. Çok tüysüz, çok aciz, çook sevimliydi. O biraz da bizim yavrumuz gibiydi. Üşümesin tahtanın üzerinde diye içeriye yumuşak bir mutfak havlusu bıraktık. Yavru onu derhal benimsedi.

Yeşil papağanlar yavrularını beraber büyütüyorlarmış. Babayı da, ya karşı dalda ya da aspiratör borusunun ucunda görüyordum çoklukla. Eşi ve yavrusu ile çok ilgiliydi.

Bir yandan yavru ile yakınlık peyda etmek istiyor ama öte yandan insanlara alışmasını istemiyorduk. Maalesef bu konuda kendi nev’imize güvenemiyorduk. Onu tutsak edebilirlerdi. Yabanî kalması daha güvenliydi.

Yavrucuk gözümüzün önünde büyüdü, büyüdü, hâlden hâle geçti  ve nihayet yuvadan uçtu.

Şimdi artık ne zaman bir yeşil papağan görsem “Acaba bu o mu?”  diye merak edeceğim bir papağan var bu şehirde.

Ara ara dolabı açıp gelen giden var mı diye bakıyoruz. Doğrusu biraz hüzünlüyüz. Ama belki tekrar yavru büyütmek için gelirler.

O dolap ve biz onları bekleyeceğiz.