ESRA KÂĞIT

Anneleri ayak üstü sohbete dalmışken çocuklar da kendi aralarında bir oyun kurup oynamaya başlamışlardı.

Birbirlerini yakalamaya çalışırlarken öylesine mutluydular ki şen şakrak sesleri ve gülüşmeleri âdeta gök kubbede yankılanıyordu.

Ancak çok geçmeden bu mutluluk tablosu, hazin bir ağlama sesiyle bir anda bozuluverdi.

Çocuklardan bir tanesi koşarken düşmüş ve dizinden yaralanmıştı. Olduğu yerde ağlıyor ve masum bakışlarıyla annesini yanına çağırıyordu.

Onu fark edince annesiyle birlikte hemen yanına koştuk. Çocukken pek çoğumuzun başına gelmiş olan ufak tefek sıyrıklar ve birazcık kanama dışında bir şey yoktu çok şükür.

Annesi biraz suyla yarayı temizleyip, birkaç şefkat dokunuşuyla da oğlunu teselli ettikten sonra “Yaması kendinden” diye mırıldandı.

Belki o, öylesine söyleyip geçmişti bu iki kelimeyi, ama benim dünyamda çok nuranî bir tevhid penceresi açılmasına vesile olmuştu.

Evet, vücut elbisesinin yaması kendindendi.

Birkaç gün içinde yara kapanacak ve deri sanki böyle bir şeyi hiç yaşamamış gibi fıtrî haline geri dönecekti.

Yani hasar gören hücreler yenilenecek, cildin yaralı kısmı tamir edilecekti.

Peki bu kusursuz tecdid ve tamir işi kendiliğinden mi olacaktı?

Aslında günlük hayatımızda ve gözümüzün önündeki kâinat kitabında bunun gibi tecdid ve tebdil (yenileme ve değiştirme) hareketlerine çokça şahit oluyoruz fakat maalesef ki pek çoğunun farkına bile varamıyoruz.

Meselâ hayvânâtın herbirisinin kendilerine lâyık süslü, tüylü, hikmetli elbiseleri kendiliğinden mi değişiyor?

Ya yeryüzünün her baharda yenilenen rengârenk çiçeklerle bezenmiş o muhteşem, misilsiz elbisesi?

Peki her baharda ağaçların nazenin birer gelin edası ile süslenip yeniden ihya edilmesi?

Misalleri zerrelerden seyyarelere kadar çoğaltmak mümkün elbette.

An be an gözümüz önünde cereyan eden bu kusursuz, hummalı faaliyetler bizler için öylesine sıradanlaşmış ki ilgimizi, dikkatimizi çekmez olmuş.

Halbuki arada sırada günlük telâşlarımızdan kaldırsak başımızı, âlemimizde şöyle ferahatan bir tefekkür rüzgârı esmesine fırsat versek. Bu rüzgârla gözlerimizin önünden fersah fersah ötelere savrulup gitse ülfet perdesi.

İşte o zaman kâinat fabrikasında hüküm süren nihayet derecede hikmetli ve sanatlı azîm bir rububiyet faaliyeti olduğunu idrak edecek; ve bütün bu işlerin sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi olan Allah’ın tasarrufunda cereyan ettiğini fikredip şükredeceğiz.

Böylelikle ülfet makamının puslu havasından sıyrılıp hayret makamının huzurlu atmosferinde soluklanacağız.