Funda Demirer

“Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor…” Dostoyevski

 

“Baharı görmeden yaz geldi geçti”

Hangimiz mırıldanmıyoruz ki bazen böyle hayatımıza dokunan nağmeleri.

Hayatımıza dokunan dediğimiz işte hüznün, elemin, kâh derd-i maişetin, hâsılı dünyanın bitmeyen meşgalelerin peşinde neş’esini kaybettiğimiz, cilvelerini es geçtiğimiz hayat. Sadece insana hasrettiğimiz halbuki insandan gayrı türlü zîhayatın sefâ sürdüğü hayat.

 

Heyhat! sen gözünü yumdun diye, geceye mi dönecek koca küre?

 

Leylekleri uğurlandı başının üzerinden sen yerde ki kalabalığın peşine takılmışken.

Turnalar geçti sonra, türkülerini diline dolayıp bir kez olsun yolunu gözlemediğin.

 

Sen sustun diye hangi kuş şarkısından vazgeçecek?

 

Hani o elimizden düşmeyen akıllı telefonlarda, içinden çıkamadığımız sosyal ortamlarda kuş, (hayvan) doğa gözlemcileri var bir baksak şöyle göz ucuyla, yaşadığımız şehirde neler çıkıyor karşımıza. Güzün şehirde de olsa bahçelerimizi mesken tutan kuşlar mesela.

Meğer ben hepsine ‘serçe’ diye geçip gitmişim oysa göçen nice kuş türünün yoluna güzergâhmış topraklarımız. Meğerse her biri başka rengin başka sesin sahibiymiş. Meğer kendine benzeyen yaprakları seçermiş çoğu. Gerdanında dolanan rengin âhenginde dans eden.

Kim öğretti böyle kamufle olabilmeyi?

 

Kızıl gerdanlar göstermedi kendini henüz ama ötüşünün arasına serpiştirdiği ‘tık tık’lardan   anlaşılıyor o güzelim nar bülbülünün bahçede bir yerde olduğu.

Baştankaralar dolu dallar, göğsünün sarısına boyanmış yapraklar arasında sekerken ancak dikkat kesilen gözlere görünüyorlar. Sığırcıklar ah kaç iklim, dört mevsim birbirlerine sığınan sığırcıklar. Yerdekilerin koreografilerine hiç ulaşamayacağı göklerin nazlı salınanları.

Meşe palamutlarını çiğneyip çiğneyip atıyorlar gelip geçenlerin başlarından aşağı.

Saksağanlara alıştık gayrı, alışılmadık güzelliklerine, hey kumrular, martılar, kargalar onlar hep baş tacı. Ve seslerini takip edip daha isimlerini öğrenemediğimiz niceleri. Kurumuş diye yanından geçip gittiğimiz dallarda ince ince, emek emek yuvalar dokuyanlar. Hangi Nakkaş öğretti çeri çöpü nakşetmeyi?

 

Sen durdun diye toprak da mı duracak?

 

Ağaçlar baştan başa gelen mevsime kuşanacak. Gözden başka hiçbir şeye yansımayacak kızılın, sarının, yeşilin tonu. Güz yaprakları akmadan taşmadan, döküp saçmadan yepyeni rengine boyanacak.

Sessizce çığlıklar atıyor dört bir yandan mevsimin hadimleri ‘bana bak- beni gör’ diye. ‘İlk bahardan neyim eksik’ dercesine. Ihlamur başından aşağı konfetiler saçıyor. Koca çınarın bin bir yaprağından kaç renk damlıyor. Hepsine çam demişiz de çamlar kendi içinde kaç çeşide çıkıyor. Narlar çatlıyor incecik dallarda, yemişler bitiyor, hurmalar yetişiyor bir taraftan. Hikmetler kuşanmış börtü böceğin ayak sesleri geliyor. Gürül gürül çağlıyor toprak, içi dışı devir-daim nöbet başında, altı üstü harıl harıl bir fabrikanın dişlileri gibi. Üzerine ayaz inmeden, başına karlar kürelenmeden evvel tesbihine duruyor.

Bir çalılığa, bir bahçeye hiç yoksa bir kuru ağaca bir kulak kesilince nice orkestralar start alıyor, nice sahneler perde açıyor.

Bir de güz yağmurları var ki, bütün gece camları vura vura yazdığı dizeleri sabahına usulca eşyaya bırakıyor.

 

Nerden bakarsak o kadarını görüyoruz nazarımızda.

Nasıl ses edersek o yankılanıyor zaman dağlarında

 

Peşinde dolanıp durdukça yazımızı kışa çeviren leylalarımız çok olacak.

Ama’larımız biriktikçe birikecek.

Ama yaz ama kış ama her mevsim boylu boyunca şehraâyin suretinde uzanıp gidecek.

Yeryüzü sanki her mevsime has bir sahn-i tayr,

San’atkârını tarif eden bir tuval.

 

Âlemlerden âlemler bu kadar hayattar ilken,

ism-i Hayy’a çağırırken,

Hangi mevsime kara çalınır ki,

Hangi bahar son ola ki…