ZEYNEP TÜRKOĞLU

Duyduğum an âlemim başka bir renge boyanıyor âdetâ. Âhirete nazar edip, âkıbetim için endişe etmeye başlayan bir insan oluveriyorum âniden. Dünyanın şu ruhsuz yüzüne karşı bir soğukluk hâsıl oluyor ruhumda, fani olan herşey gözümden düşüyor. Ve ben olmam gereken ben’e dönüşüveriyorum sanki…

Ne mi duyunca bu halet hasıl oluyor âleminde?

Kimi zaman ömrümün en müferrah bildiğim sahnesinde; bir vefat ya da kaza haberi alıyorum. Sahnenin ışıkları sönüyor, perde kapanıyor ve nihayet nereye yüzümü dönmeliyim diyorum. Âhirete meyyal olmalıyım, bunlar ölümün keşif kolları diyorum nefsime.

Bu hâlete bürünmem için bir vefat ya da kaza haberi mi gerek diye nefsime sormadan edemiyorum. Ya ölümleri duymadan kendi vefatın duyulursa? Uzak görüyor o sonu kendine, ufukta silik bir çizgi sanki vefatı, var gibi de yok gibi de…

Sâhi ya benim vefatımla başkaları bu halete bürünürse… İşte bu tefekkür beni istikbaldeki kabrime götürüyor. Hesaba çekilmeden kendimi muhasebe etmeme mukaddime oluyor. Ve ne vakit dünyanın fena yüzü bana gülse Resullulhahın (sav) sözünü tutmaya gayret ediyorum:

Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediyorum.

Zikrediyorum ki haramların, günahların, bana sahteden gülen dünyanın fani yüzüne kanmayayım, inanmayayım. Esmâya bakan, Allah hesabına olan nurlu simasında can bulayım, kul olayım, insan kalayım, İslâm kalayım istiyorum.

Ve biliyorum ki, ölmeden evvel ölen insan:

“Âhiretini dünyaya feda etmez, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmaz, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmez; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket ederek, kabir kapısını kendi hakkında saadet-i ebediyeye çevirir. ”(Bediüzzaman).