BİRCAN ERDEN SAYIN

Yakın akrabalarından biri vefat eden tanıdığım feryad ediyordu: “Bu ne böyle ya! Babam öldü, teyzem öldü… O öldü, bu öldü!” Tanıdıklarından ölenleri böylece sıraladı durdu.

Yaşanan bu firak acısı elbette kolay olamazdı. Bildiklerim doğrultusunda onu teselli etmeye çalıştım.. Ama o soru uzun zaman zihnimi meşgul etti. Sonra baktım ki beni de üzen pek çok ayrılıklar vardı. Üstelik bunlar sadece ölümle olan ayrılıklar değildi. Daha bu dünya hayatında sevdiğim pek çok şeyden ayrılmak istemiyorum.

Çok sevdiğim bir insandan uzakta olmak…

İlim meclislerinde hâsıl olan muhabbet ve feyiz hiç bitmese…

Yıllardır tanıdığım dostlarımla yapılan muhabbetler süresince zaman dursa da ayrılmasak…

Daha dün gibi beni kucağına aldığını hatırladığım babamın yaşlandığını görmek…

Bunun gibi daha nice beşeri ilişkilerin yanında etrafıma, kâinata bakıyorum; orada da durum bundan farklı değil:

İstanbul’un her yeri bu sene de lâlelerle donanmıştı, ama işte onlar da bizi bırakıp gideli epey zaman oldu. Hemen arkasından gelen erguvanlar da buralarda çok kalmadılar. Kim onlardan ayrılmak ister?

Günlük koşuşturmacalara biraz ara verip gittiğim beldedeki zeytin ağaçları ne de güzel çiçekler açmış! Uygun zamanda onların çokça fotoğraflarını çekmeyi düşünürken birkaç gün içinde çiçeklerin meyveye dönüştüğünü görmek yine beni hüzünlendirmeye yetti bile. Zeytin ağacının meyveye durmuş hali de ayrı bir güzel. Ama onlar da kışa doğru ağacı terk edip gidecekler.

Dutlar meyvelerini vermiş bile. Onları dalından koparıp yemek nasıl da güzel. Ya nar ağacının çiçekleri? O ihtişamlı halleriyle aylar sonra gelecek meyvelerin haberini müjdeliyorlar. Nar ağacı da hem çiçekli haliyle, hem de meyveli haliyle ayrı bir güzel. Huzur veren her iki hali de devamlı izlemek istiyor insan. Ne arkamdaki ormana, ne önümdeki deniz manzarasını seyretmeye doyamıyorum. Ama günler sayılı İstanbul’a dönüş vakti geldi bile.

Cansız ruhsuz olandan ayrılma da varmış bunların içinde. Ütü yaparken sıcaklığı ayarlayamayıp alt kısmı yanan gömleğimi bir daha giyinememek bile içimi nasıl da acıtmıştı?

Ya içinde bulunduğumuz Ramazan ayı? İşte onun da bir haftası geçti bile.

Hâsılı saymakla bitmiyor. Meğerse ne de çok şeye muhabbetim varmış; o muhabbet ettiklerim kadar da bana hüzün veren ne çok ayrılıklar, yok olup gitmeler yaşıyormuşum hayatımda.

Bir yandan da yıllar önce yaşadığım bir hatıra gözümde canlanıyor: Çok sevdiği yaşlı annesi ölüm döşeğinde olan bir başka tanıdığım, çaresizlik içinde annesine bakarken “İnsan gözünün nurunun ölümünü ister miymiş? İstermiş? Elimizden hiçbir şey gelmiyor” diyerek ölümün rahmet olduğunu hatırlatıyor… Demek bazı hadiseler de bize elimizdeki çok sevdiklerimizin de gitmesi gerektiğini anlatırmış.

“Ya Bâki, Ente’l-Bâki” diyerek teselli buluyorum. Öyle ya tüm bu verilenlerin beka bulması Onun ibkasıyla mümkün oluyor.

Bir kez daha anlıyorum ki ruhumun istediği beka arzusunu bu dünyada gidermek mümkün değil.