HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

Üstüne düşen yağmurla harmanlandıktan sonra ciğerlerimde duyduğum o koku toprağı en yakından tanıtan şey bana. Kokuların en çorağı, hislerin en yalnız hissettireni.

Yağmur; toprağa kıyamayan, kurumasına hassaslaşıp da üstüne damlalarını bırakıp yumuşatan. Toprak da yağmura o ciğerin en hassas köşesinde duyulan yanık kokusunu bırakarak “Senin sebebinle böylesi hisli bir kokuya büründüm” diye teşekkür eden.

En kısa zamanlı bir yağmur sonrasında bile hep kokusunu bırakan toprak sanki hep en vefalı.

Halbuki üstünde biten renkleriyle altı ne kasvetli!

İnce, narin, nazenin, hassas çiçekleriyle kökünün bittiği yerken toprak kendisi nasıl da kupkuru…

Kendi halinde gizli rengiyle toprak, ona uğrayan ne varsa herşeyi yumuşatan, mislendiren, renklendirip coşturan, sulandırıp da tatlandıran…

Toprak sanki bağlayan, hissedercesine basarken üstüne, garip bir hal ile adeta topraklaşan…

Toprağım… Bu sesleniş yalnızlık duygusundan çekip çıkaran. Toprak da kokusuyla yalnız hissettirirken, aslında kendini dinleme fırsatı veren. Bu fırsatla kendini içine döndüren.

Toprak sanki babam; sahiplenişiyle, sanki annem; en sevdiği koku olan kokusunu her yağmur sonrasında ciğerlerimde duyduğumda hep annemi hissettirirken, sanki kardeşim toprak; kendinden öte tutarken beslediklerini ve sanki evlât; tohumların ağaç olmasına bizi şahit ederken…

Toprak sanki ben; geldiğim kökenimken ve sanki biz kökenimize gidecekken…

Ve toprak belki de en sâdık yaratılanlardan böylesi basit görüntüsüyle en müşkül görevleri yerine getiren.