HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

Çok severdik birbirimizi. Çok haşır neşir, çok da bitirimdik. Çok da yerdik birbirimizi. Bir bitiremezdik kızdırmalarımızı, rahat dürterdi, bir oynar bir bozardık oyunlarımızı.

Adımlarımızı bir atardık yürüyüşlerimizde. Komik komik yürürdük dışarıdan görüldüğünde. Aslında bir ritim vardı ayak seslerimizde.

En çok sevdiğimiz, evde yalnız kaldığımızda, unu yoğurdu bir kapta karıştırmaktı. Bir türlü kıvamını tutturamadığmız hamuru kimse görmeden – ki o kimse annem olurdu – dökerdik sobaya. Hiç anlaşılmayacakmış gibi unun eksilmesinden ve ertesi günki sobanın külünün uzun uzadıya sakızımsı bir hale gelmesinden. Ne derdik kimbilir, nasıl kıvırırdık uzayan o külü izah etmeye çalışırken… Ya da annem bizi mahcup etmemek için sorularını geçiştirirken, bizse onun zekiliğini göremezken…

Elmaları bir ipe bağlardık, havada asılı dururken adeta işkence olsun diye bir iple de elimizi bağlar yemeye çalışırdık.

Yine birgün onun yemesi için verdiğim leblebileri bir güzel yemişti benim canım, muzır, benimle birlikte afacanlığıma da kardeş ikinci ablam… Yine iyi başlamıştık, gürültümüz sevgimizin diliydi aslında. Ne olmuştu da kızmıştım ona, daha çiğnediği leblebilerini bile yutmamıştı. Bendeki de nasıl bir hırs, neyin kızgınlığıysa, “Verdiğim leblebileri elindeki kaşıkla boğazını delerek geri alacağım” gibi bir cümleyi nasıl kurmuştum böylesi bir acımasızlıkla… Daha cümlem biter bitmez gözlerde de dolu dolu yaşlar hic bitmeyecek gibi, sanki sular seller…

Ablam tam benim lâfıma lâf yetiştirecekken, anlam veremediği ağlamama hüzünlenmişti kafa karışıklığıyla. Sanki “Gel del boğazımı da geri al leblebilerini” der gibiydi. “Al da sus, sen yeter ki böyle ağlama.”

Oysa ki ne leblebisiydi… Neydi ki bir avuç leblebi? O anki içimin kavrulmasını her kavrulmuş leblebi yediğimde bu lâfımı hatırlayıp zehir ederim o tadı kendime…

Kaç gün kaç gece aklıma geldikçe bayılacak gibi oldum. Nasıl olurdu da ablamın boğazını incitebilirdim? Nasıl olmuş da böyle bir şeyi aklımdan geçirmiştim? O benim canım ablam değil miydi? Yana yana kavrula kavrula kaç gece uyumuştum bu duyguyla.

Şimdi ona anlattığımda gülüyoruz birlikte buna. Gülüyoruz ama içimde elimde olmadan hissettiğim o günden kalan bir sızıyla…

Anladım ki insan en sevdiğine hem çok açık, hem acımasız, hem acı çektirirken acıyı çekenmiş. Sevginin dolup dolup taşmasıymış belki de, en ufak bir pürüze kelimelerin amacından böyle sapması delice…

Sevdiği aynada gördüğü kendinden öte, kalbini kalbinde hissettiğiymiş. Böylesi acı sözler daha dile dökülürken kendi kalbini yakan hem çok boş, hem de “Sen nasıl üzersin beni ben seni böyle severken deli gibi” cümleleri saklananmış hırçınlığın gölgesinde.