EMİNE DEMİRTAŞ SİRKECİOĞLU

Bin bir türlü davranış şekilleri türetmeye başladık. Ne zamana, ne teknolojiye suç atmadan, şunu demek istiyorum ki, “Âhirzaman Müslümanıyız, işimiz zor.”

Yeni ibadetler geliştirmek dinde elbet yasaktır, ama artık manevî hayatımızı yaşayabilmek ve ibadetlerimizden zevk almak, kısaca günaha dalmamak için yeni ibadet ek gıdalarına ihtiyacımız var. “Sosyal medya orucu,” “alışverişte, kafede, gezmede az zaman geçirme,” “Bir konuşup yüz üretmek için ağzımızı açma” gibi, artık çetelesini yıllara yaymamız gereken ajandalara ihtiyacımız var. Belki içimizden iç hatırlatıcılar daima devrede, ama sonuçlara bakınca bunların yetersiz mi kalıyor acaba?

Müslüman sanki kat kat sarılmış bir bohçaya benziyor. En dıştaki en sağlam katı, iman katı. Allah’ın en büyük nimeti, tam anlamıyla bir nimet; bizi en kuvvetli o sarıyor. Bohçayı açtıkça bir katından misk ü amber ibadetler, zikirler; bir katından yılanlar, akrepler çıkıveriyor. Haşyet ve dehşet iç içe. Hepsini nasıl da sarmalayıp bir insan olmuşuz; işte tam da çözmemiz gereken muamma. (Biraz çözebilir miyiz? Çözmemiz lâzım, zira bir tane hayatımız var. Bir de, çözemeyecek çaresizlikte değiliz bunca manevi rehberle. Bu yüzyılın imkânlarına sahip bir adam herhalde çağlayan dibinde susuz, çölde güneşsiz kalmamalı.)

Bunda en önemli nokta farkında olmayışımız. Yoksa aklı ve duyguları uyuşmamış olan bir insan, bile isteye bir yılanı, akrebi boynuna dolayamaz herhalde. Evet, bilmiyoruz. Belki adını biliyoruz, ama şu an bize “hayat” diye sunulan şeyin “bize ne yaptığını” bilmiyoruz.

Her zamanki bir güne, her zamanki bir düzende uyanıyoruz. “Herşey yolunda da bu içimdeki sıkıntı ne? Dün lezzetli olan bugün niye anlamsız?” seslerine kulak tıkayamıyoruz. İşte onlar kalbimizi ısıran, acıtan ve onun beslenme kanallarını kapatan, farkında olmadan boynumuza doladığımız günahlar, günahlara giden yollar, boyumuzu Arşa değdirecekken bizi arzın merkezine çeken mâlâyâni haller…

Bunların hepsi kalbe sonradan arız olmuş şeyler, aynı hastalık gibi. Çünkü kalp ayine-i Samed’dir, Risale-i Nurdan aldığımız derse göre. Ona ait olmayan şey oraya yerleşmek isterse, sıkılır, bunalır; elindekiler yetmez, uzandıkları tatmin etmez olur.

Bir de bunu “bildiğimiz” halde yine aynı bunalıma uyandığımız hallerimiz var. Şeytanı dinleyen nefis öyle bir şekle girmiş ki, o bunalınmdan mehus bir lezzet alıyor. Çünkü günahlara oradan geçmek, zihni açık, iradesi pırıl pırıl bir insanı alt etmekten daha kolaydır. Aslında ilâcınız var, ama kullanmak istemiyorsunuz. Neden? Nedenini de bilmiyorsunuz. Hiçbir şey yapmamak daha kolay. Bir tıkla herşeyden haberdar olup biraz sonra başka bir sayfada komikliklere gülmek daha zahmetsiz. Ve zaman içinde artık daha duyarsız olmaktan başka çare kalmıyor. Çünkü bir sayfada insanları katledildiklerini izlerken, birkaç dakika sonra neden orada olduğunuzu bile hatırlayamadığınız bir sayfanın sunduğu komik saçmalıklar size herşeyi unutturabiliyor.

Bizi mutlu eden veya etmeyen, sevdiğimiz veya sevmediğimiz şeyleri Peygamberimizin öğrettikleriyle karşılaştırınca başka bir dünyada, başka bir varlık olarak yaşadığımızı düşünüyorum bazen. Verdiğimiz anlamlar, bize görünen manzaralar çok farklı.

Yirmi Üçüncü Sözde eşyanın kıymetine dair Üstad Bediüzzaman’ın harikulâde bir temsili var. Bir eşyanın antikacılar çarşısındaki değeri ile demirciler çarşısındaki değerini karşılaştırır Üstad. Oradan insanın manevî yönü ile maddi yönü arasındaki değerine benzetme yapar. Benim için harikulâde bir benzetmedir, çünkü hep tefekkürüm oraya çıkıyor.

İnsandaki bütün fikirler ve duygular bu değer mihengiyle hakikatini buluyor – ve tabii saadetini de. Açlık, susuzluk, yorgunluk, fedakârlık, diğergâmlık, uhuvvet, çile, hastalık, musibet… Bunların hepsi bu mihenkle gerçek rengine ve şekline bürünüyor. Herkes bir şekilde bunların hepsini yaşıyor, ama hangisi bizim insan bohçasında misk ü ambere dönüşüyor? İşte bunun cevabı “insan niçin yaşar” sorusuna İslâmiyetin verdiği cevapta. Bir Kur’an kadar, bir Peygamber (asm) hayatı kadar okunacak sayfası, penceresi ve hal dili var.

Şu kısacık dünya hayatında dahi rahat bir hayat sürmek isteyen, kendini rahatsız eden boş ve hattâ günahlı şeylere niye elini uzatsın ki? Akıl ve kalp buna müsaade eder mi?

Bu yüzden işe, akıl ve kalbimizi yeniden diriltmekle başlamalı. Onlar dirilince, zaten hakikati arama meyli hepsinin içine Rabbi tarafından yerleştirilmiş. Ardından onlar “sosyal medya orucu” tutmayı da, en dar dairedeki birincil sorumluluklarını fark etmeyi de, ümmete ve millete en hayırlı iş ve icraatları yapma bilincini de bulacaktır diye düşünüyorum.

Buna kısaca “kulluk” diyebilir miyiz?