FUNDA DEMİRER
Üç yılda bir yaptığı sınavlarla dünya eğitim seviyesini ölçen PISA araştırma şirketinin 2015 istatistiklerine göre Türkiye listede en son sıralarda. Matematik, fen ve okuma becerileri alanlarında yapılan testlere göre ülkemiz “okuduğunu anlama” konusunda sınıfta kalıyor.
Harf inkılâbının gerekçelerini bir TV programında anlatmaya çalışan bir hoca (ki bir kısmını izledim, mesnetli açıklamalar yapılmadı) Osmanlı Türkçesinin zorluğunu anlatırken bu araştırmaya dayanarak karşılaştırma yaptı: Osmanlıca zordu, ama talebeler bir metni okurken okuduğunu anlamadan başka sayfaya geçmezlerdi. Latin harfleri ile okumak daha kolay, çocuklar düz bir metni kolayca geçebiliyor ama ne okuduklarını anlamıyorlar.
Bu ne yaman çelişki böyle. Okumak sadece yan yana dizilmiş harfleri geçmekten mi ibaret?
Sosyal medyada okuduğum bir cümle: “Arapça yazı tersten değil, sağdan başlar.” Bir kelime, sadece bir kelime ile bir medeniyetin kodlarını, bir ilim seviyesini, bir hakikate yüklenen mânâ değiştirebiliyor, doğru ya da yanlış yere yerleştirilebiliyor. Buna dayanarak geçmiş medeniyeti oluşturan kelimeler, hattâ Arap dilinde olduğu gibi bazen harfler sadece bir şekilden ibaret değil; üzerinde düşünülesi mânâlar, manevî anlamlar, belki makamlar üstleniyor.
Kadim bir kültürün sacayaklarından biri olan dil kökünden kesilmeye çalışılınca, elimizde kalan kesip biçtiğimiz parçalar ya da yerine yerleştirdiğimiz yenilerle ayakta duramayan bir öz kültürü yerinden sarstığımız gibi, nesilleri de kör topal bir muhabbete terk ettik.
İnternet sayfalarında, günlük mesajlaşmalarda, sokakta veya toplu taşıma vasıtalarında bu sağlıksız muhabbetin türlü misalleriyle karşılaşıyoruz. Karşılıklı konuşmaya değinemiyoruz bile, çünkü o fasılları – geçeli değil – kaybedeli çok oldu. Okumadığımız ya da okudukça dilimizi zenginleştirecek eserlere yönelmediğimiz için, moda ile gelip giden, çoğu anlamsız, sığ, yanlış, hattâ zarar-ziyan kelimeler dolandı dilimize. Bu sorun yakın tarihlerde çok fazla dile geliyor, tartışılıyor olabilir, ama çözüm üretilmediği için de büyümeye devam ediyor.
Bu yazıyı yazmaya başladıktan sonra yeğenlerimle bindiğimiz otobüste yaşadıklarımız düz bir metne örnek resim olacak gibiydi. Liselilerin okul çıkış saatine rastladığımız otobüs tıklım tıklım doluydu ve biz ancak arka kapıdan binebilmiştik. Yanımızda iki küçük çocuk da olunca, ayakta yığın gibi duran gençler oturan arkadaşlarına hemen “Kalkın ablalara yer verin” diye telâşa düştüler.
Biz oturduğumuzda gençlerin aralarında şakalaşmaları, bizimle arada konuşmaya çalışmaları devam ediyordu. Bir ara sekiz yaşındaki yeğenim Elif Yaren, iki buçuk yaşındaki kardeşi için “Hala, Sait de mi büyüyünce ağabeyler gibi ‘lan’lı konuşacak?” diye sordu. Söyleyebileceğim tek şey “İnşallah konuşmaz” oldu. Gençler her cümleye “Lan oğlum” diye başlıyorlardı. Bizim artık duymayı normalleştirdiğimiz ama sekiz yaşında bir çocuğun yanlış olduğunu idrak edebildiği bir konuşma tarzı.
Gençlere dönüp yeğenimin sorusunu ilettim ve nasıl örnek olduklarını söyledim. Hemen “Haklısın abla, özür dileriz” dediler ve “Canım kardeşim güzel konuş” diye birbirlerinin kafalarına vurmaya başladılar. Benim bu harekete de “Ne yapıyorsunuz?” bakışı attığımı görünce, tekrar özür dilemeye başladılar. Biraz komik, biraz gerçek, ama en çok da acı. Ders niteliğinde baksak her günümüz böyle sahnelerle dolu.
Her gün biraz daha dilimizi kaybediyoruz. Sözcüklerimizi, cümlelerimizi, keyfimizi kederimizi, halimizi anlatmayı beceremiyoruz. Edebi, eğitimi, nezaketi, geleneği, ilmi, irfanı, mesleği, tarzı, tavrı, hisleri, kişiliği ve daha pek çok insanî değeri kelimelerin içine, ahengine, vurgusuna saklamış bir kültürün mirasçıları olarak, o kadar kaybettiğimiz değerlerin arasında dil görünürde küçük bir parçası belki, ama insan olmanın, medeniyet sahibi olmanın en büyük sermayesi iken, tükettikçe zarara düştüğümüz, iflâsa giden bir kültürsüzlüğe sürükleniyoruz.
Yine de “Bir umut hep vardır” niyetine sığınarak…







