CANAN BAKRAÇ

Siyah iri gözleriyle ilk göz göze gelişimizde iki ya da üç aylıktı. Annesi ve babası gezmeye çıkarmışlardı. Pek güzel büyümüş, ele avuca gelir hale gelmişti. “Artık medreseye de bekleriz”diyerek vedalaştık annesiyle.

Annesinin ilk göz bebeğiydi, kısa bir süre sonra medreseye de geldi. Annesi Risale-i Nur’ların güzellikleriyle donatırken kendisini, Eymencik de medrese yollarında büyümekteydi. Günler ayları, aylar yılları kovalarken medresede, Eymen de koşan yavrularla koşuyordu. Fakat öyle hızlıydı ki diğer çocuklar hızına yetişemiyordu. Hele mukabele okunurken kıtır kıtır yedikleri çubuk krakerin üzerine daha başka lezzet olabilir miydi acaba?

Eymen üç yaşına gelmiş, hoplayıp zıplama yeteneği iyice gelişmişti. Bir bakınıyorsunuz orada, bir bakıyorsunuz burada. Hele Ramazan ayı öncesi gittiğimiz piknikte nasıl kaybolmuştu Emirgân korusunda. Daha birkaç dakika öncesi yanı başımızda olan Eymen, bir anda nereye gitmişti? Bakmadığımız ağaç arkası, gitmediğimiz park kalmamıştı koca koruda. O yine afacanlığı ile yan masadaki komşularımızın küçücük çadırına saklanmıştı. Ne sevinmiştik onu bulduğumuzda. Hele masum masum bizim telâşımızdan habersiz, o oturuşu yok mu? Daha dün gibi hatırımda.

Sığamadı Eymen, sığamadı bu dünyaya, yetmedi bu dünyanın ormanları, parkları, kaldırımları ona. “Hep bir yerlere gitme arzusu var gibi” diyordu annesi, bir şeylere kavuşmak arzusuyla.

Üç yaşının Eylül ayında Eymen, annesi ve medresedeki teyzeleriyle bir okuma kampına gitti. O kadar hızlı ve çevikti ki, kaşla göz arası yazlıktaki havuza düşüvermişti. Düşmüş müydü, yoksa atlamış mıydı, yoksa elindeki elma havuza düşerken onu yakalamaya mı çalışmıştı?

Kimseler göremedi, kimseler bilemedi. Herşey on beş dakika içinde olup bitivermişti. Sudan çıkarıp hastaneye yetiştirmişlerdi.

Eymenciğin ciğerlerine su dolmuş, beynine yeterli oksijen gidemez olmuştu. O kıpır kıpır Eymen, artık yatalaktı.

Küçük cüsseli fakat kocaman yürekli annesi daha sıkı bastı Eymen’i bağrına. Aldığı iman hakikatleri onu doğru kapıya götürmüştü. Asla pes etmedi ,hep mücadele etti. Daha ötesi olmaz diyen doktorlara rağmen hep Rabbine iltica etti. Anneciği büyük bir özenle baktı oğluna. Babacığı hiç esirgemedi emeğini Rabbi rızası uğruna. İlk göz ağrılarına dört yıl boyunca büyük bir şevk ve gayretle baktılar.

Bu kadar izzet ve ikrama, bu kadar pervane olmalarına rağmen koşmak istiyordu Eymen, uçmak istiyordu hâlâ.

Ve bir Pazartesi akşamı uçuverdi Eymen; tasanın, gamın, acının olmadığı uzak diyarlara…

Bir kez daha yaktı Eymen yüreklerimizi; lâkin bu sefer biliyorduk gittiği yeri. Çok güzel , çok özel, çok emin ellerdi Sultan’ın Has Bahçeleri.