NUR KABADAYI DEMİR

Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum.

Sözler

Yolculuk bir serüvendir. Gittikçe geride bıraktıklarımızı anımsarken aynı zamanda gidiyor olmanın hazzını yaşarız. Hayaller ruh penceremizden bir bir açılır. Hayal ettiklerimizle yaşadıklarımız örtüşmediğinde kırılsak da kırsak da bu yolculukta yürürüz.

Yenilikleri görmek ve her yeni günde “Yeni ne yaratılmış?” diyerek her sabahı merakla karşılarız. “Rabbim bugün benim ne ihsan etmiş ve imtihanımız nasıl geçecek?” diye buğulu sabahlara gözlerimizi açarız.

Yepyeni umutlarla koştuğumuz zamanlarımız da vardır, emekleyerek gitmek istemediğimiz zamanlarımız da. Ama her ne olursa bu yollardan geçip gitmek zorunda olduğumuzu bildiğimiz zamanlarımız da…

Yepyeni bir biz olmak istiyorsak; çetin imtihanlardan elbette ki geçmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Ağlayarak yürüdüğümüz zamanlarda, seccadenin ıslaklığıyla nazenin bir çiçek gibi Rabbimize sığındığımızı gördüğümüz anlarımız hayatın geçiciliğini bize anlatan en güzel görüntülerdir.

Kopup gitsek de kendimizden, sevdiklerimizden tekrar geri dönmemiz gerektiğini bize anlatan en güzel şey; inançlarımız, sorumluluklarımız ve bu yolda verdiğimiz sözdür.

Kırılmış bir kalemin içinden çıkan küçük bir uç ile yazıyorum: Yazdıklarım sinelerin özünden süzülmüş hüzünlü kelimelerle yoğrulmuş, özlemle sulanmış bir yaşamın içinden, unutulmuş ama asla Rabbinin unutmadığı bir kalemdir.

“Bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkan kudrete hiçbir şey ağır gelmez”

Mesnevî-i Nuriye

O Allah ki ister küçük olsun ister büyük, ister zengin olsun ister fakir, ister erkek olsun ister kadın, ister güneş olsun ister ay, ister beyaz olsun ister siyah, ister gece olsun ister gündüz, ister su olsun ister ateş, ister soğuk olsun ister sıcak, hiçbir şeyi hiçbir şekilde unutmayan yalnız bırakmayandır. Biz kendimizi unuttuğumuzda da bize bizi hatırlatandır.

O Allah ki ne toprağın altındaki karıncayı, ne gökteki güneşi, ne bir kedinin karnındaki beş altı yavruyu, ne denizin derinliklerindeki yosunları, ne de bir kuşun kanadını çırpışını unutmayandır. Her zaman bilen, gören, duyandır. Kendi çırpınışlarımızı, çırpınışlarımızdaki aczimizi görerek bize rızıklar gönderendir. Yaralarımızı bir bir sararak bizi bu yolcuğuna tekrar be tekrar hazırlayandır.

Rabbim, biz Seninle var olduk. Senin huzurunda nazende bir başaktık. Boynu bükük güneşin bağrında kavrula kavrula var olduk. Varlıkla birlikte can bulduk. Can denizine savrulduk. Yüze yüze okyanuslara daldık. (Hatâ ettik yunusun karnına düştük. Kurtar bizi o karanlıklardan… Yusuf diyarına sultan eyle…)

Ne güzeldi oysa ki başak misali hallerimiz. Yandıkça şekillenmelerimiz. Şekil şekil büyüyor, doğaya serpiliyorduk. Ruhumuza indirdiğin kelâmının yumuşaklığıyla hayatın içinde bir kuğu gibi süzülüyorduk.

Sonra mı ne oldu? Sonra mı? Nefsin elini yanlış tutup isyankâr bir insan olma yoluna doğru gidiyor gördüm kendimizi. O leziz ibadetlerden geçici dünya zevklerine gözümüzü çevirmeye başladık. Senden uzaklaştıkça tatlı gibi görünen acı şeyleri tatmaya başladık. Artık biz yoktuk bu hayatta. Senin olmadığın bir hayatın içinde nasıl huzur bulur ki insan! Senin sevgini tatmayan gönül nasıl yeşil kalabilir ki! Bu gözler her yere baksa da Seni görmedikten, göremedikten sonra kördür ve bu körlükse nankörlüktür.

Minik minik çağırışlarını bile duymaz hale gelmiştik. Hayatın sarhoşluğuna dalıvermiş unutmuştuk hakikatleri. Boş sözlere kulak vere vere Senin kelâmını duymaz hale gelmiştik.

Oysa ki en güzel muhabbet Seninle olandır.

En güzel muhabbet Sana yakın kılandır.

En güzel muhabbet yarattıklarında Seni görebilmektir.

En güzel muhabbet Seni sevenlerle bu yolda yürüyebilmektir. Bu yolda ayağımıza dikenler, taşlar batsa da şükürle, sabırla yürüyebilmektir.

Kendi içimizde kaybolurken bul bizi Rabbim!

Köşe köşe kaçarken kötülüklerden bir köşede Sen tut bizi!

Dünya bizi sarmalamışken Sen şefkatinle çöz bizi!

Ey Rabbim! Biz Sensizken YOK OLURUZ… Işığını alma gönlümüzden…

Amin. Amin. Amin.