Hanne Sözen

2015 yılının güz döneminde harıl harıl evrak işleriyle ilgileniyordum. Bir sonraki dönemde öğrenci değişim programıyla Paris’te bir okula gidecektim. Define avı gibi girift bir metodolojiyi barındıran başvuru sürecinin sonuna yaklaşmıştım. Geriye yalnızca bütün belgelerle Harbiye’ye gidip vize başvurusu yapmak kalmıştı. Randevu alıp vize merkezine gittim. Birkaç ülkenin vizelerini aynı şirket verdiği için içerisi oldukça kalabalıktı. Ben kendi işlemlerim için sıra bekleyip evrakımı teslim ettim. Yan odada vize fotoğrafı çekilmem söylendi.

Bahsettikleri oda, kan verme üniteleri gibi küçük bölmelere ayrılmıştı. Girişte insanlar sıra bekliyordu. Aralarında Faslı bir hanım da vardı. Her nedense çok üzgündü ve ağlıyordu. Onunla göz göze geldim, ama o gözlerini kaçırdı. Sıra bana gelince küçük bölmelerden birine girip oturdum. Görevli, fotoğraf için gerekli hazırlığı yapmamı söyledi. Zaten hazırdım. Ama görevli tatmin olmamıştı. Nereye bakacağını bilemeyerek:
“Başınızı açın,” dedi.

“Efendim?”

Bunu hiç mi hiç tahmin etmiyordum. Hâlâ böyle prosedürler kalmış mıydı? Çok şaşırmıştım. Görevli: “Fransız Konsolosluğu böyle kabul ediyor,” dedi. “Yoksa vizenizi onaylamazlar.”

Vizemi onaylamaları birinci önceliğim değildi. Ama o sırada bu meselenin şokunu yaşarken donup kalmıştım, görevlinin dediği hiçbir şeye cevap veremiyordum. O kadar ki ben orada oturup kalmışken, görevli bir şeyler anlattı, algılayamadım. O da benimle konuşması için âmirini çağırdı. Bu adamcağız anlayışlı birisiydi. Bana güvenlik prosedürlerini kibarca açıkladı.

Ona:
“Ama başımı açamam; çünkü bu inançlarıma uymuyor…” diye bir şeyler söyledim. Aslında bu beyefendi neden başımı açmak istemediğimi bilmiyor değildi. Ama yine de âdet yerini bulsun diye açıklama yapmak gereği duymuştum.

Kendimi hep yabancılara karşı dirayetli ve duygularına hâkim birisi telakki ederdim. Ama “inançlarıma uymuyor” kısmını söylerken gözyaşları hücum etti. İki görevli birbirlerine baktılar. Kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Sonunda âmir bey, “Peki, o zaman siz yüz hatlarınızı saklamayacak şekilde başınızı örtün, bu şekilde çekelim,” dedi. “Kabul edip etmeyeceklerinin garantisi yok ama denemiş oluruz.”

Bu sözler içime su serpti.
“Evet öyle yapalım lütfen,” dedim. Uluslararası güvenlik standartlarına göre, biyometrik pasaport fotoğraflarının nasıl çekilmesi gerektiğini okumuştum. Yüz hatlarım saklanmayacak; ama tesettür sınırlarını da aşmayacak şekilde başörtümü düzelttim. Görevli fotoğrafımı çekti. Âmiri yeniden yanımıza geldi. “Bunu kabul edeceklerinin garantisi olmadığını anlıyorsunuz değil mi?” dedi. “Evet, bu konuda sorumluluğu üzerime alıyorum,” dedim. Yardımcı oldukları için teşekkür ettim, sonra oradan ayrıldım. Böyle anlayışlı, kibar ve çözüm odaklı insanlarla karşılaştığım için çok şükür ettim.

Artık Paris’e gidip gitmemek konusunda tamamen Allah’a (c.c) tevekkül etmiştim. Hayırlı değilse gitmek istemiyordum. Yaklaşık bir hafta sonra vize merkezine gidip pasaportumu teslim almam için bana haber verildi. Oraya gidip gişeden adıma düzenlenmiş paketi aldım. Oracıktaki bir banka oturup pasaportuma baktım. Başörtülü resmimle beraber vizem onaylanmış ve pasaportuma işlenmişti. Allah’ın izniyle Paris’e gidiyordum.

Kısa bir süre sonra Paris’e uçtum. Ev arkadaşlarımla beraber on üç kişiydik. Bu kızların yarısı oradaki gurbetçi ailelerin çocuklarıydı. Orada doğup büyümüşlerdi ve her konuda bize yardımcı oluyorlardı.

Fransa’da evrak işlerim devam ediyordu. Çoğunu oradaki okulum vasıtasıyla halletmiştim, ama altı aylık oturma izni alabilmek için göçmenlik ofisine gidip birtakım evrakı teslim etmem gerekiyordu. Ev arkadaşlarımdan birisi,
“Tren istasyonundaki fotoğraf kulübeciklerinden birine gidip rahat rahat resmini çekebilirsin canım” dedi. Bana acıyordu. Neden bana acıdığını sordum. “Başını açmak hiçbir zaman kolay değildir canım,” anlamında bir söz söyledi.
Sonra öğrendim ki oturma izni için gereken evrakta, hatta Fransız Hükümeti ve belediyelerle ilgili her resmi evrakta baş açık fotoğraf zorunluluğu varmış. Öbür türlü oturma izni verilmiyormuş, ve pasaportunda oturma izni olmadığı ortaya çıkarsa yüklü bir para cezası ödemek gerekiyormuş.

Bir daha başörtüsüyle ilgili bir mesele yaşayacağımı tahmin etmiyordum. Benim gibi İstanbul’dan gelen bir arkadaş “Ben oturma iznine başvurmayacağım, polis kontrolünden kaçınmak için de elimden geleni yapacağım,” dedi. Muhakkak bu da bir seçenekti. Ama ben yine de bir kez daha başörtülü resimle başvurmaya karar vermiştim. Herkes Fransızların meşhur bir sözü olan; “C’est pas possible” diyordu. “İmkansız” anlamına gelen bu sözü; metroda, sokakta, müzelerde, okulda, evde, her yerde duyuyordum. Ev arkadaşlarıma göre başörtülü resmi kabul etmeleri de imkansızdı. Ama yine de bu konuda elimden geleni yapmam gerektiğini hissediyordum.

Tren istasyonuna gidip vize resmime benzer şekilde biyometrik resmimi çektim. Sonra göçmenlik ofisinden randevu alıp bir arkadaşla başvurumuzu yapmaya gittik. Eğer kabul etmezlerse, diğer arkadaş gibi gizli ajan üslubunda dolaşmaya karar vermiştim. Hatta yakalanırsam da o para cezasını ödemekten başka çare yoktu.

Sonra olup bitenler beni adamakıllı hayrete düşürdü. Göçmenlik ofisindeki görevli, fotoğrafımı tek kelime etmeden kabul etti, dosyaladı, pasaportuma oturma iznimi yapıştırıp damgaladı! Bütün bunlar saniyeler sürmüştü.
O imkansızlıklar, omuz silkmeler, hararetle ifade edilen kanaatler, keskin yargılar, kesip atmalar nereye gitmişti? Bunların hiçbir önemi yok muydu? Tecrübe ettiğime bakarsak, demek ki yoktu.

Fesübhanallah!

Göçmenlik ofisinden çıkıp eve giderken, her şeyin ne kadar güzel yaratıldığını, Cenab-ı Hakkın rahmetinin her şeyi sardığını hissediyordum.
O seyahatimde yüz kere “C’est impossible” sözünü duymuş olabilirim, ama herkesin imkansız dediği şey, birkaç saniye içinde gözlerimin önünde vuku buldu. Demek ki duyduğumuz her söz, ehemmiyet vermeye değmiyor. Bir kısmı bir hakikate dayanmadıkları için, gerçek hayat üzerinde bağlayıcılıkları yok.

Gerçek hayat üzerinde bağlayıcılığı olan sözleri ise Kur’an-ı Kerim, Efendimiz (SAV), ve bu kaynaklara dayanan hakikatli sözlerden öğrenebiliriz. Tecrübe ettikçe insan anlıyor ve görüyor ki, hayat hakkındaki hakikati bu sarsılmaz kaynaklar haber veriyormuş. Ve bu kaynaklara dayanarak hayat yolculuğunun safhalarından suhuletle, hafifçe, gönül rahatlığıyla ve şükür içinde süzülerek geçenler, “hakikat ise güzeldir” demişler…