Hatice Binnur Avan Demircioğlu

Dalgınlık kendimi bildim bileli alıkoyamadığım bir hâl benim için. Tâ ilkokuldan beri. Fiziki haritanın yeşilliklerine, kahverengisine baktığım, makilerin üstünde uyuyakalmışlığım, orta okulda muson rüzgarlarıyla güneye çakılmışlığım, tarihin mezopotamya sayfalarında Hammurabi yasalarıyla kendime gelmişliğim var. Sonra Çin seddinde koşmuşluğum, koşa koşa motora geçen kollarımla uzaya zıplamışmışlığım var. Yıldızların bir kanadına başımı, diğerine kolumu dayayıp bulutlara laf yetiştirmişliğim var. Samanyolunda heyecanlanıp, “inince bunu hemen anneme anlatmalıyım” deyip sabırsızlanmışlığım var. İnerken dalgınlıktan evimin yolunu karıştırmışlığım, maymunlarla, fillerle iyi geçinmek zorunda kalmışlığım, bir bilmediğim yerlerde gezmişliğim var.

“Binnur, Binnur sana diyorum nerdesin” diyen öğretmenimin sesiyle bir anda dört bir yanı turlamışlığın verdiği yorgunlukla eve dönmüşlüğüm var.

Hayallere dala çıka büyüdüm belki ama dalma sevdam hiç geçmedi. Artık çocuklarına yoğurt mayalayan bir yetişkin olarak bu kadar dalmamam lâzım. Kendimi dört bir yana salmamam lâzım. Benim dünyam çocuklarımın yanı. Ne yapar onlar ben ağacın tepesinde uyuyorken ya da spor ayakkabılarımla gezegenlerde seksek oynarken?

Alıp onları da götürsem?…Düşünmedim değil. Düşündüm de kendime güvenemedim, yine dalarsam bir yerlere, onları orada unutup belki bu kez yağmurlara karışıp yeni bir maceraya geçersem ya diye.

Niye bu kadar dalar ki insan? Neye bu dalgınlık müptelası?

Hayalse bu, boş bir hayalperestlik sadece. Ruhu gezdirip başı boş bırakmak da ne! Kâh orda, kâh burda. Nereye kadar bu böyle. Ah bilsem bir, Fatih’in hayâlini kurduğu İstanbul’un fethinin gerçekleştiği gibi bir faydası olsa, ben de daha ne hayaller var.

Bilsem ki bu heyecan, düşüncelerimin bu sınırsızlığı elle tutulur bir faydaya sebep olacak, kim tutar bu ruhu! Yukarı çıkmışım yıldızlarla çak yapmışım. Sonra dönmüşüm bir gök gürültüsünden ürkmüşüm.

Hayaller ve gerçekler…

Hayalim dua niyetine olsa, en mümkün olmayacak sandığım şey bile imkân bulur belki. Değil mi ki tırtıl tırtılken kozasından çıkmış, bir de bakmış ki kelebek! Küçük bir çekirdek değil mi koca bir ağacı içinde saklayan. Kuru topraktan bu kadar sulu mahsul. En karanlıktan, en dipten sulanıp en renkli haliyle serpilen bir çiçek.

Hayâli duasıydı. Kendi gücü yoktu ama görevi vardı. Topraktan çıkarken her biri bir renkten renge bürünecek, vazifesini üzerlerine düşen gözlere ayna olup mucizevî bir hâl ile Sahibini gösterecek.

Belki de hayallerde bir kural yoktu. Kendimi alıkoyamamam bu nedendendi. Hiç zorlamadan şartları kendimi o an istediğim yerde bulmamdı.

Yok, olmaz! Dalmamam lazım. Süt kaynayacak daha. Daha sütten yoğurt mayalayanacak. Yoğurt kemikleri için ne büyük nimet!

Eyvah! Yine mi? Taştı yine yarım kilosu ocağa. Bir değil, iki değil bu böyle her defasında.

Yok. Bu sefer sabredeceğim, süt kaynayana kadar başında bekleyeceğim. Gözümü ayırmayacağım, çocukların hakkını ocağa yedirmeyeceğim.

Ocak deyince ne tuhaf. Bu ocağı aldıktan 4 sene sonra farketmiştim ocağın altındaki çekmeceyi. Evde gizli bir oda bulmuş gibi sevinmiştim. Üzülmeli miydim yoksa? Bu çekmecesiz geçen 4 yıla ya da farkedemediğim dalgınlığıma.

Bence sevinmek daha iyi. Ben de sevindim, bu iyi geldi.

Madem burda bir cekmece vardı o halde boş kalmamalı. Aklımda birşeyler var, ne mi? Bu çekmece için en uygun olanları. Yeniden dalmadan bu işi bitirmek en mantıklısı.

Süt kokulu mutfakta!
Bu da ne?

Önümde içinde kaynamaya yakın süt dolu bir tencere, aklımda çekmeceden dünyaya acılan bir pencere…

Burnumda hafiften yanık bir, yanık bir…

Sahi bu koku ne?

Cevap, kulağıma gelen fokurdama sesinde. Eyvah süt yine yerlerde. Yanığı tencerenin dibinde!

Çocuklar içeride. Ben yeni geldim kendime. Göz göre göre yine yeni yeniden ocağa  taşırdığım süt ile cebelleşe cebelleşe… Dalmak benim neyime?