Şeyma Gür

Biz Müslümanlar Allah için yaşarız. (yaşamalıyız)

Hayatımız da ölümümüz de Allah içindir.

İşimizin adı; onun binbir güzel Esmâsına hâlimizi, kalbimizi, sözümüzü, eylemimizi ayna etmek ve dünyayı; ışıltısı ve kokusu ahiret yurduna yansıyacak güzelliklerle, fazilet çiçekleri ile bezemek.

Yaşadığımız herşey, bu varlık sebebimizin vesileleri, konuları, panoları olabilir ancak.

Duyanlar duymayanlara, bilenler bilmeyenlere, inananlar inanmayanlara bildirsin ki bizim  Kerim ve Rahim bir Rabbimiz var.

Onu bilmenin ve Onu bildirmenin bin çeşit yolu olabilir; insanlar sayısınca belki.

Allah güzeldir, Ona çağırmanın yolları da güzel olmalı, çağıranlar da güzel olmalı.

İşte size yollardan bir yol, tarzlardan bir tarz:

Sene 1948 Londra yaz olimpiyatları.

Judoda final maçı.

Finale kalanlar Mısırlı Muhammed Ali Rasvan ve rakibi Japon Yaşuhiro Yamashita.

Yamashita’nın önceki müsabakalarda sağ ayak kasları yırtılmış, maça sağ ayağını sürüyerek çıkmıştır.

Kolay bir rakiptir bu haliyle. Ayakla oynan bir oyunda sakat ayakla mücadele edecektir. Yenilmesi mukadder.

Ama öyle olmaz!

Maçın sonunda altın madalyayı Japon judocu alırken, Muhammed Ali Rasvan gümüş madalya ile yetinir.

Çünkü fırsatçılık yapmamıştır.

Rakibinin zayıf tarafına oynamamıştır.

Her ne pahasına olursa olsun kazanmak peşinde olmamıştır.

Bilakis rakibinin sakat ayağını kollamıştır.

Merhamet etmiştir.

Bir müslüman ahlâkı sergilemiştir.

İzleyenler şaşkın!..

Maçtan sonra meraklı sorulara şöyle cevap verir Muhammed Ali:

“Benim dinim insana, yaralıya, hele de yaralı yerinden vurmayı yasaklıyor. Eğer o durumdayken bir de ben oradan yüklenip oraya vursaydım, sakat da kalabilirdi. Madalya için bunu ona yapamazdım”

Muhammed Ali Rasvan 1948 Olimpiyatlarında altın madalyayı kazanamadı ama başka bir şey kazandı:

Onun davranışından etkilenen binlerce insanın Müslüman olmasına vesile olma şerefi ve sevabı. Herhalde hiçbir dünyevî madalya ile ödüllendirilemez bu.

Muhammed Ali Rasvan Müslümandı ve bir Müslüman gibi davrandı.

Hepsi bu!

Bütün yapmamız gereken Müslüman olmak ve Müslüman gibi davranmak.

Üstadın dediği gibi:

“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki Küre-i Arz’ın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler.”