Selma Dörtkardeş

Seyahat etmeli fırsatını buldukça. İster uzun, ister kısa olsun mesafeler, ne önemi var ki? Çünkü kendine geliyor insan. Kimi zaman da kendi ile yüzleşiyor. Hikâyeler duyuyor, hayatlara şahit oluyor ve ibretler alıyor. Her bir hikâye ve ibretlik hayat şükre sevk ediyor.  Hele bir de, tüm bunların dışında, doğa ile baş başa bir seyahat ise, Yaratıcıyı düşündürüyor. Bu ise bambaşka bir lütuf.

İşte bu sebeple, bugün nasibime düşeni yaşamak için, yine kısa bir yolculuğa çıktım. Vakit ikindi olmuş. Camiler şehri İstanbul’da hangisine gitsem diye düşünürken, kendimi yol üstündeki bir camiye atmışım. Bayanlar bölümü sessiz. Ezanı dinler iken, birden yanımda biri belirdi. 40’lı yaşlarında bir bayan. Benim gibi namazı beklerken birden gülümser bir ifade ile şöyle dedi:  ‘’Çantamda buz gibi su var. İçmek ister miydiniz?’’

Açıkça ilk kez duyduğum bu teklife çok şaşırmıştım. Aynı gülümseyen ifade ile kendisine çok teşekkür ederek içmeyeceğimi söyledim. Ezan sonuna gelirken, hemencecik bana tesbih getirdi. ‘Ne yapsam da daha çok memnun etsem?’ dercesine sürekli telaş içinde gibiydi. Kendisine çok teşekkür ederek hafifçe omzuna dokundum ve söylemeden edemedim: ‘’Siz ne kadar iyi yürekli ve ne kadar iyiliksever bir insansınız!’’ Bu sözüme gülümsedi ancak hemen sonra, yüzünde acı bir ifade belirdi ve dedi: “3 ay kadar önce annem vefat etti. Hayatta yalnız kaldım. Bir kardeşim var ama o da çok uzaklarda…” Yaşaran gözlerine rağmen, yine gülümseyerek insanlara iyilik yapmaya kendini adadığını söyledi. Böyle olunca çok mutlu olduğunu da ekledi. Ramazan boyunca teravihlere sürekli bu camiye geldiğini söylediğinde, aklımdan “kim bilir ne iyilikler yapmıştır bu kutsal ayda” diye geçirmeden edemedim. Namazımızı eda ettik, sonrasında benim mahcup bakışlarım arasında, hemencecik tesbihimi yerine geri koydu.

Sonra onunla musafahalaştım ve kendisine içtenlikle sarılarak teselli etmeye çalıştım. Annesi için kendisine Allah’tan sabır diledim ve böylesi iyilik dolu bir yüreği olduğu için de maşallah dedim. Bu zamanda insanlar birbirinden kaçarak ya da birbirini görmezden gelerek yaşadığı bir dünyada o, bunun tam tersini yapıyordu. İnsanlar arası hiç ayırım yapmadan, iyilik dolu gönlünü açmakla kalmayıp, insanları mutlu etmeye kendini adıyordu.

Kendi dünyama döndüm ondan ayrıldıktan sonra. Bu olayın sanki iki yönü vardı. İlki ölüm acısını yaşamış ve ölümün yüzünü görmüş ve dünya hayatının faniliğini anlamış bir insanın iyiliğe yönelerek, kendi defterini hayırlarla doldurmak. İkinci yönü ise, şu dünyada yalnız kalmış birinin, iyilik yoluyla, insanların hayatına dokunarak, yüzleri gülümseterek kendine teselli bulmak. Her iki yön de çok güzeldi, her açıdan önemli ve değerli idi.

Gün sona ererken, bu hanım âdeta bir hediye idi. Böylesi insanlarla karşılaştıkça ve gördükçe böylelerini; “iyilik iyi ki var” demeden edemedim. Yoksa, biz başka türlü nasıl teskin olur, ne ile mutlu olurduk? Öyle değil mi?