Bircan Erden Sayın

Her sene İİKV’nin düzenlediği hanımlar iftarına bu sene de katılmak nasip oldu, elhamdülillah. Gitmek pek de kolay gibi görünmüyordu ama geçmiş yıllarda tadı damaklarda kalan o güzelim dostlarla, kardeşlerle görüşmenin verdiği lezzeti yeniden yaşamak niyetiyle düştüm yollara. Zor gibi görünen halleri Ramazan ayına hürmeten olsa gerek düşündüğümden daha kolay bir şekilde atlatarak ulaşabildim o güzelim, huzur veren mekâna. Her göreni kendine hayran bırakan Rüstem Paşa Medresesi… Sayısız defa girdiğim o kapı yine aynı haşmetiyle karşımdaydı, aralayıp girdim içeri.
Aman Allah’ım beni üç yaşındaki Şura güler yüzüyle karşılıyordu. Sanki eski bir dost karşılaması gibi. Arkadaşımla beni görünce bize yönelmesi nasıl da mutlu ediciydi. Ağzından bir tek kelime çıkmadı ama gözlerinin içindeki gülümsemeyle çok şey anlatıyordu. Adeta hoş geldiniz der gibiydi. Uzun zamandır görmediğim ablalar, kardeşlerle selamlaşıp, halleşmek, muhabbet etmenin tadı her zamanki gibi bir başka güzeldi.
Günler öncesinden kaç kardeşle oturma planları yapıp hiç birinin gerçekleşememesiyle boş bir masaya arada bir bizlerle olabilen bir arkadaşımla oturduk. Aynı masada hayal ettiğim başka bir tanıdığım yoktu. Dedim; bakalım kısmetimize kimlerle iftar yapmak nasip olacak? Bu düşüncemden kısa bir süre sonra dört Rus hanımla eşi Türk Moldovyalı bir hanım on yaşlarındaki kızıyla birlikte geldi. Ne kadar planlar yapsak da Cenâb-ı Hakkın da bize göstereceği bir planı var işte. Ruslarla iftar yapmak hiç de aklımdan geçmemişti doğrusu. Ne ben onların dilinden bir kelime konuşabiliyorum ne de onlar benim dilimimden. Ama sevgiyle, muhabbbetle birbirimize bir süre baktık durduk. İki tarafta bakışmalarımızla muhabbet etmek istediğimizi hissettirdik.
Bu hâl Rum Sûresi 22. Ayetini hatırlattı: “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. Bilgi sahibi olanlar için bunda ibretler vardır.” Neyse ki sonradan gelip masamıza oturan Moldovyalı olan hanım yirmi senedir Türkiye’deymiş. Onun vasıtasıyla Rus hanımları tanıyabildik biraz. Hanımlar oğulları vesilesiyle Müslüman olmuşlar. Önce çocuklar, sonra anneler Müslüman olmuş. İçlerinden biri Müslüman olalı henüz dört ay olmuş. Düşündüm ki o hanımın ilk iftarı. Neler yaşıyordur kim bilir iç âleminde! Birbirimizle birebir muhabbet edemedik ama bakışlarımızla birbirimizle konuşur gibiydik. Birkaç sene önce Hindistanlı bir akademisyenle yaptığım röportajda “Kim olursak olalım farklılıkları bir tarafa koymalıyız. Sonuçta hepimizin damarlarındaki kan bir, hepimiz aynı Rabbe kulluk ediyoruz.” Sözünü bir kere daha hatırladım. İnsan görmek isterse meğer ne çok ortak noktamız ortaya çıkıyor. İnsan hiç tanımadığı, dilini dahi bilmediği biriyle de bir bağ kurabiliyorken nasıl oluyor da tanıdığı aynı dili konuştuğu insanlardan uzak kalabiliyor?

Bu hanımlardan biri tanıştığı insanlara selamünaleyküm diyerek selam verdikten sonra ya Kelim-i Tevhid ya Kelim-i Şehadet ya da Salavat ifadelerini zikrederek bağlantı kurmaya çalışıyormuş. İşte bine kadar olan birlerimizden birkaçını fark edebilenlerden ne mutlu o ablamıza.
Bu güzel bereketli aylarda böylesine okunacak güzelim ayetler varken mâlâyâniyattan hele ki şu siyasî keşmekeşlerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmak en büyük uhrevî kazancımız olsa gerek.
Hiç tanımadığım ilk defa karşılaştığım bu Rus hanımlarla yemek boyunca süren kısa hasbihal benim için çok dersler vermiş bir şekilde Rüstem Paşa Medresesi’nden ayrılırken yine uzun zamandır görmediğim 12 yaşındaki Zeynepciğimle karşılaştık. Uzun süre etkisinden kurtulamayacağım bir şekilde bana sarıldı, kucaklaştık. Her insan okunması gereken ayrı bir âyet. Bu ve benzeri nice ayetler varken bunları okumaktan mahrum olmayalım inşaallah. Hele ki bu fırsat aylarında…