Seda Duman

Bazen hayat şartlarından yorulursunuz, uzaklara gidince her şey bitiverecekmiş gibi gelir. Ben de tam öyle hissettiğim bir dönemde, Kare Blok’un en üst katındaki keşfedilmemiş bölgede ders çalışmaya çalıştığım bir günde arkadaşımın bir cümlesiyle yeni bir sekme açtım hayatımda.

“Yarın Erasmus tercihlerinin son günü Seda, istersen bi başvur.”

O zamana kadar okuldaki Erasmus popülaritesine hep mesafeli durmuştum. Benim için “neden gitmeliyim?” sorusunun bir cevabı yoktu ve o yüzden hiç gündemime de almamıştım. Ama o gün bu sorunun bir cevabı çıkmıştı ortaya. Hemen girdik siteye ve 10 dakika içinde başvurum tamamlanmıştı.

İlk sıraya Singapur yazmıştım, seçenekler içindeki en uzağı oydu. Ben en uzağa gittiğimde tepkimi en çok ortaya koyacağıma ve sorunlardan en uzakta olacağıma inanıyordum. Bir süre sonra sonuçlar açıklandı, Hollanda Maastricht Üniversitesi’ne gitmeye hak kazanmıştım ve hibe de çıkmıştı. Gideceğim tarih başvurduğum tarihten yaklaşık bir sene sonrasıydı ama gideceğimi biliyordum ve bu yetiyordu.

Bir sene içinde çok şey değişti. Sorun olan şeylerin hiçbiri artık sorun değildi hatta aksine hayatım oldukça güzel gidiyordu. Annem Erasmus’a gitmemi başından beri çok istediği için hep onun yönlendirmeleriyle yaptım hazırlıklarımı. Pasaport, vize, oturma izni, kalacak yer arayışı vb. her hazırlık tamamlanıyordu. Son haftalara geldiğimizde “neden gitmeliyim?” sorusunun cevabı yine flulaşmıştı ve ben tüm masraflara rağmen vazgeçmeye çok hazırdım. Annem bu saatten sonra vazgeçme hakkımın artık kalmadığını her zamanki netliğiyle hatırlatarak naz yapabileceğim bütün yolları tıkadı. Gittikten sonra iyi ki gitmişim deyip ona teşekkür edeceğimi söyledi ve ben artık istemeyerek yurt dışına çıkmak zorunda kalan bir kızdım.

Beni tanıyanlar bilir, dindar Müslümanların samimiyeti ve yaşam tarzı benim için her zaman merak konusu olmuştu. “Neden gitmeliyim?”e yeni bir cevap bulabilirdim, orada kalacağım öğrenci evleri bana aradığım kardeşliği yaşatabilirdi. Birkaç kişi ve vakıf aracılığıyla Maastrichtteki dindar oluşumlarda söz sahibi insanlarla iletişim kurma imkanı yakaladım ve şehirde Türk ve yabancı dindar öğrenci evlerini soruşturdum. Koskoca şehirde bir tane bile yoktu! Mecburen uluslararası öğrencilerin kaldığı bir yurtta, banyosu içinde olan tek kişilik bir oda ayarladım ve Müslümanlarla tanışıklığımı ev arkadaşlığı aracılığıyla değil daha sivil bir eksende yaparım diye düşündüm. O zaman Erasmus maceramın bu kadar güzel olacağını henüz bilmiyordum.

Gittiğim gün beni orada birkaç aylık evli bir Türk çift karşıladı, havaalanından alıp kendi evlerine götürdüler, beraber yemek yedik. Sonra beni Albert Heijn’a (oranın Migros’u) götürdüler, hem alışveriş yaptılar hem de gıda konusunda nelere dikkat etmem gerektiğini, yememin helal olmadığı içerikleri nasıl ayırt edebileceğimi anlattılar.

Akşam beni yurduma yerleştirdiler ve kendi şehirlerine geri döndüler. Evet o insanları önceden tanımıyordum ama yaptıkları ağabeylik-ablalık için benden hiçbir karşılık beklemediklerini biliyordum. Onlardan Maastricht Türk camisindeki haftalık sohbetin gününü öğrenmiştim ve o hafta Perşembe günü camiye yol aldım. Cami, yurduma otobüsle yarım saat mesafedeydi. “Bizim evden Kadıköy kadar” diyerek bunun iyi haber olduğunu düşünmüştüm. Camideki salona girdiğimde “Merhaba ben Seda, Türkiye’den geldim” der demez “Aaa o Seda sen misin? Bakın arkadaşlar öğrenci evi araştırdığımız kardeşimiz geldi” coşkularıyla karşılandım. Benim için ev arayan geniş ekibin bir parçası da bu cami halkıydı belli ki.

Fatma Hoca beni yanına oturttu; hoş sohbeti, tatlı diliyle halimi hatırımı sordu, gönlümü okşadı. Nereden geldiğimi sorduklarında yurdumun bulunduğu yeri söyledim; kimse orayı bilmiyordu. “Otobüsle yarım saat” diyerek ne kadar yakın olduğunu ifade ettiğimi sanarken “Vah yavrum, nerelerden geliyor” şeklinde fedakarlığım takdir edildiğinde fark ettim ki; bir İstanbullu olarak, Hollanda’nın bir Konya kadar olduğunu, Google’da Maastrichtte yurdum-okulum arasını “9 dk, trafikle beraber 12 dk” şeklinde gösterdiğini ve burada insanların yarım saatte ülke değiştirdiğini gözden kaçırıyordum.

O günkü ders tadı damağımda kalacak kadar güzeldi. Perşembe günleri okulda dersim yoktu ve ben beş ay boyunca perşembelerimi nerede geçireceğimi bulmuştum. Her hafta “onca yol” giderek kalbimi gıdalandırıyordum. Bir gün Fatma Hoca ve arkadaşları beni yurtta ziyaret etmek istediklerini söylediler. Geldiklerinde bir yatak, bir sandalyeden ibaret odamda onlara Türk kahvesi ikramında bulundum. İlk misafirlerimi ağırladığım için oldukça mutlu olmuştum. Sonradan anladım ki, odamda ne eksik var diye bakmaya gelmişler. Bir sonraki sohbet gününde bana tabak-çanak, bardak, bıçak vb. eksiklerimi verdiler, yattığım yatağın rahat olmadığını söyleyerek bir Türk aileden yurduma ekstra yatak getirmesini rica ettiler. Hamile olduğu için bisikletini kullanamayan bir hanımdan bisikletini ödünç alarak bana verdiler ve öğrenci olduğumu söyleyerek bir de harçlık verdiler. Evet onlarla da yeni tanışmıştık ama beni bir emanet gibi kolladılar. Her hafta yurduma yolladıkları poğaçalar, beni ağırladıkları sofralar (Karadeniz yemeklerini hayatımda ilk kez Maastrichtte yemiştim), davet ettikleri iftarlar, tencereyle verdikleri yemekler sayesinde haftada bir kez yurdun mutfağını kullansam yetiyordu.

Maastricht’e varışımdan bir iki hafta sonra otobüste kullandığım kartın bakiyesi bitti ve camide gördüğüm yaşıtım birisine nereden doldurulduğunu sordum. Bana onu tarif etti, durağa kadar beraber yürüdük ve o anda otobüs paramı denkleştirmeye çalışırken birkaç cent eksik çıkınca, bana çıkarıp 2 euro verdi, “Yanında bulunsun” dedi, fazla verdiğini söyleyince “Olsun lazım olur” dedi, o anda otobüsü kaçırmamak için koşturmak zorundaydım ve direnemedim. Bunu yapan kişi Hollanda’da doğup büyüse de aslen bir Türktü ve ısrarı da tanıdık bir Türk ısrarıydı, ikna edilir gibi değildi. Birbirimizin numarasını almıştık; ertesi gün yurttayken onu kahve içmeye davet ettim ve geldi. Senelerin arkadaşı sıcaklığında muhabbet ettiğimiz o gün, hayat hikayemizin ne kadar benzediğini görerek oldukça şaşırmıştık.

Birkaç hafta sonra Fatma Hoca beni camide başka bir arkadaşla tanıştırdı (camide sohbete gelen yaşıtım olan tek kişiydi) ve bu arkadaşın benim yukarıda bahsettiğim kişiyle çocukluk arkadaşı olduğu ve uzun süredir görüşmedikleri ortaya çıkınca İstanbul’dan kalkıp gelen ben onları küçücük şehirde bir araya getiren kişi oldum. Hollanda’ya geleli bir ay bile olmamıştı ama sağlam bir üçlü ekip kurulmuştu. Her hafta yurtta bir araya gelerek kendi sohbet halkamızı kurmuştuk. Her hafta üçümüzden biri ders yapıyordu ve sayfalarca not çıkaracak kadar disiplinli bir sistemle hazırlanıyordu. Derslerimiz zaman zaman başka arkadaşların katılımlarıyla bereketleniyor, benim küçücük yurt odam bir medrese gibi çalışıyordu.

Aradan iki ay kadar zaman geçmişti. Odamdaki ve camideki derslere ek olarak Avrupa’da bir Risale-i Nur dershanesi görmeden dönmek istemediğimi fark etmiştim. Sordum soruşturdum ve bana trenle birkaç saat mesafede, Eindhoven’da bir dershane buldum. Evet, bu ders günü de okulumun olmadığı bir güne denk geliyordu ve bu sefer gerçekten uzun bir mesafe kat ederek Eindhoven’a vardım. Orada da oldukça hoş karşılandım. Bir gurbetçi ve bir öğrenci olarak ihtiyaç duyduğum bütün ilgiyi alıyor, kendimi hiç yabancı gibi hissetmiyordum. Konuşmamız esnasında dershanenin işleyişinde söz sahibi olan Ayşenur Abla bana her hafta katılıp katılamayacağımı sordu. Bunu çok isterdim ama tren biletleri oldukça pahalı olduğu için kampanyaları yakalayabildikçe gelebileceğimi söyledim. Bunu söyleme sebebim “Ben de gelmek isterim ama koşullar buna elvermeyebilir”i açıklamaktı. O günkü dersin sonunda Ayşenur Abla yanıma geldi ve bana “Çok özür dilerim, biz düşüncesizlik ettik, senin öğrenci olduğunu unuttuk.” dedi ve bir zarf uzattı. Üç aylık yol paramı hesaplayıp kendi aralarında toplamışlardı! Mahcup oldum ve almak istemedim, o da aksine “Sakın bu parayı verdik diye kendini mecbur hissetme gelmeye, sen öğrencisin bu para elbet lazım olur” diyerek beni teskin etmeye çalıştı. Her hafta Eindhoven’a gelmeye çalışıyordum. Arka arkaya iki gün ders olduğu zamana denk getirip gittiğim günün akşamını da Ege şiveli tatlı Ayşe Teyzemin evinde çatı katında bana ayırdığı odada geçiriyordum. Ayşe Teyze’nin torunlarından Hollandaca öğreniyordum, beraber Maşa ve Koca Ayı izliyorduk.

Tanımadığım insanlar benim ihtiyaçlarımı dert ediniyorlardı, bana arkadaşlık ediyorlardı, beni evinde ağırlıyorlardı. “Tanımadığım” demek de haksızlıktı. Biz kardeşlik bağıyla, ümmet ruhuyla birbirine bağlanmış çook uzaklardaki iki insanın bedenen yan yana geldiğinde neler olabildiğini gözlemliyorduk orada; Avrupa’nın küçücük bir şehrinde. Hiçbir menfaat gözetmeyen, ilk gördüğü andan itibaren seni kardeşi bilen ve bir emanet titizliğiyle koruyup kollayan, bunun karşılığını minnet olarak değil Allah’ın rızası olarak almayı talep eden bu güzel insanlara “Müslüman” deniyordu. Sadece başka bir ülkeden kalkıp giden birine karşı yapılan beş aylık bir muamele de değildi bu. Küfrün ortasında ayakta kalmaya çalışan bu bir avuç Müslüman birbirine de sımsıkı bağlıydılar. Birbirlerinin kusurlarını nasıl örttüklerini, birbirlerinin karakterlerindeki sivri yanları yumuşak huylulukla nasıl tolare ettiklerine de defalarca şahit olmuştum.

Ben Erasmus’a giderken ne dilimi ilerletme, ne Avrupa’yı gezme, ne de başka bir üniversitede eğitim alma ayrıcalığını yaşama amacı taşımıştım. Tek gayem farklı bir yerde nefes almaktı. Allah bana orada kendimle baş başa kalabileceğim bir odası, kıyısında kitap okuyabileceğim bir nehri, saatlerce yürüyüş yapıp tefekkür edebileceğim yeşillik alanları olan, kardeşliğiyle göz yaşartan insanlarla dolu bir şehri nasip etti. (Merak edenler için, okul derslerim gayet iyiydi ve İngilizcem de oldukça ilerledi.) Ben alacağımı almış olarak döndüm Türkiye’ye. Dünya’nın iyi bir yer olduğuna ve Müslümanların kardeş olduğuna dair inancımı cebime koyarak döndüm.

Uzakta özlenecek insanlar vardı. Çok güzel insanlar…