Rana Kara Okutan

İnsan tekâmül sürecinde binlerce anlamlı olayla karşı karşıya geliyordu şüphesiz. Bazıları vardı ki üzerine bir ömür tefekkür edilecek cinstendi.
İsviçre’ye taşındığımda Türkiye’deki gibi âhiret dostluğu kurabileceğim kardeşlerin nasip olmasa için Allah’a dua ediyordum her fırsatta. Câmide sohbetler bulmuştum; onlara katılmaya çalışıyordum. Sonradan Müslüman olan o kadar çok kardeş ile karşılaşmıştım ki. Oralarda; memleketimden kilometrelerce uzakta bu kadar çok Müslüman kardeş bulabilmeyi beklemiyordum doğrusu.
Hepsinin bambaşka hikâyeleri vardı. Onları dinledikçe İslâm nimetine her geçen gün daha da çok şükrediyordum. Elime hiçbir çaba sarf etmeden verilen bu muazzam nimet-i ilâhiyenin hakkını nasıl verecektim? Hem de Allah bana, daha anne karnında Risale-i nur gibi bir Kur’ân tefsiri nasip etmişti. Nasıl şükredeceğimi bilemediğim; ne kadar şükredersem şükredeyim hakkı ile şükrümü eda edemeyeceğimi bildiğim anlardan birinde Hz. Ömer’in şu sözüne rastlayıp rahatladığımı hatırlıyorum:
“ Şükürde yetersizliğini bilmen, şükrünü salih kılan şeylerdendir. “
“Sûbhanallah” demiştim. Allah şükürde yetersiz kalıp hüzne düşeceğimizi bildiği için bizi böyle müjdelemişti.
Çok istediğim University of Basel’den kabul alıp, yüksek lisansa başlamıştım. Allah’ın beni, Müslüman bir anne babadan doğmadıkları halde muazzam bir imana sahip olan insanlar ile karşılaştıracağından habersizdim elbet. Akademinin o büyülü havasına kaptırıvermiştim kendimi… Seminerler, projeler derken yine zindan-ı şükürsüzlüğe dalıvermiştim. Sonra beni hayatımda en çok etkileyen insanlardan biri ile tanıştım. Annesi Dominic Republic, babası İsviçreli olan bu kızcağız beş yıl önce Müslüman olmuştu. Bir gün kafede oturuyorduk, sohbet ederken camide tanıştığı ve annesi gibi benimsediği Müslüman bir abladan bahsetti ve tüylerimi diken diken edip günlerce üzerine tefekkür etmeme sebep olan şu cümleleri kurdu:
“Biliyor musun Rana, insanın öz annesi ile Müslüman bir anne çok farklı şeyler.”
Elbette bilmiyordum ne demek istediğini, ne söyleyeceğimi de bilemiyordum doğrusu. Çok duygulanmıştım, donmuştum kelimenin tam anlamıyla. Kedileri Grace daha yeni vefat etmişti. Yine nöronlarımda ikinci bir darbe yapan şu cümleyi de ekleyivermişti:
“Kedimiz vefat ettiğinde ben de çok üzüldüm ama annem benden kat kat daha fazla üzüldü. O anda annemin Müslüman olmasını o kadar çok istedim ki.“
Hiç bilmediğim bambaşka kavramlardan bahsediyordu bu kızcağız. Artık eski Rana değildim kesinlikle. Üzerine öyle çok tefekkür ve şükretmeme vesile olmuştu ki bu iki cümle.
Hiç annemin dinine şükretmiş miydim ben? Annemin âhireti kurtulsun diye uykusuz kalıp dualar etmiş miydim? Annemle aynı dinde olmadığım için içimi hüzün kapladığı için kafede otururken arkadaşıma dertlenmiş miydim ben?
Bu sorulara cevabım hep hayırdı elbette. Allah benim bu nimetin içinde doğmamı nasip etmişti ve tüm hayatım boyunca pırlanta gibi mü’min dostlar vermişti bana. Değişen bir şey vardı. Rana artık İslâm nimetinin şükrünü iliklerine kadar hissediyordu.
İkindi namazı vakti girmişti. Diyanet camiinde kılmaya karar verdik. İstanbul’a yaptığı seyahatten bahsetmişti o esnada ve Müslüman ülkelerdeki insanların iman gibi bir nimet ellerinde varken namazlarını kılmayıp üşengeçlik gösterdiklerine çok üzüldüğünü söyledi.
Beynimdeki snapslara yeni bir darbe daha gelmişti. Namaz kıldıktan sonra çantasından küçük bir çanta içinde aldığı kalpli İsviçre çikolataları ile “Welcome To Switzerland” yazan küçük bir mektup vermişti. Dostluğumuzdan çok mutlu olduğundan bahsediyordu. Çok teşekkür edip minnettar kaldığımı söyledim. Eve gelip Risale-i Nur’u açtım, nöronlarıma yediğim darbeler ruhumdaki sürur ve huzur ile birlikte bir âyine-i şükre dönüşüyordu.
“Hâlbuki insan, müstakbelin korkusuna, mâzinin hüznüne giriftardır. Bu ikisi insanı pek ciddi düşündürür. İnsanın başını mütemadiyen döver. İnsanı, bu havf ve hüzünden kurtaracak ancak bir tek medetkâr var, o da Kur’ân-ı Azimüşşandır ki, ilân eder.”
“Bilin ki Allah dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” Yunus Suresi, 10:62
(14. Lem’a)