Nazlı Akbaş

Mahşer yerine davetli olmadığını sanarak yaşıyordu. Anne karnından çıkıp ‘Doktor Şafak Bey’ olana kadar gördükleri, okudukları, ezberledikleri, yaşadıkları yalnızca gururunu köpürtmek işine yaramıştı.

O gün evden çıkarken büyük bir hikâyeyi yere düşüreceğini, merhameti ayakkabısının topuğuyla çiğneyeceğini biliyor muydu? Yoksa on yedi yıl sonra bile birilerinin rüyasına girip kâbus olduğundan, aslında daha da önemlisi hayata dair çok önemli cevaplardan habersiz oluşu gibi mi uyanmıştı?

Yolda bir gün önce başhekimin odasına çağrılışı geldi aklına. Ziyaret saatinin bittiğini koridorun duvarlarına haykıran hemşiresi, herkesin kapıya yöneldiğinden emin olup odasına geçerken yoğun bakımdaki hasta yakınının içeriye telaşla ilerleyişini görmemişti. Hemen duruma el atmıştı Doktor Şafak Bey. “Ziyaret saati bitti diyoruz sağır mısın?” demeyi seçti bütün söylenebilir cümleler içinden. Çünkü kurallar, Allah’ın emirlerinden bile öncelikliydi. “Çık ulan dışarı!” demesi de fayda etmemişti. Adam gelmiş, yoğun bakımın camından içeriye bakmıştı. Şimdi üstüne yürümesin de ne yapsın ki?

Başhekimin “Sana kanser hastalarının yakınlarına, biraz daha tolerans göster demedik mi Şafak? Derhal özür dile!” deyişi beyninde şimşek gibi çakıyordu. Köpürtülmüş gururu ne olacaktı şimdi? Yarım ağız özür dileyip çıkmıştı. Başhekim de ‘hataları telafi etme’ seçenekleri içinden bunu seçmişti. İnsanları uyarma biçimlerinden, bunu tercih etmişti. Sonuçlarından habersizdi; hayata dair çok önemli cevaplardan habersiz oluşu gibi.

Hastaneye girer girmez yoğun bakımın “tek kanserli hastasını” servise çıkardı. Ve ardından odaya elinde bir bardak suyla geldi. Dünyaya rahmet olarak yağan su, o bardağın içinde o çocuk için günahtı. İçmesi sakıncalıydı. Hatta yoğun bakımda bağlı olduğu bütün aletlerden çıkarılmasından daha sakıncalıydı. Bunu bilmiyordu çocuk. Ölümün bir bardak içinde eline verildiğinden habersiz olacaktı yakınları. Zira sürpriz olmayacaktı. Ne de olsa daha bir gün önce, aynı servisin cerrahlarından biri “Yapacak bir şey yok, açtık kapattık” diye izah etmeyi seçmişti, girdiği ameliyatı. Bugün ölse kim şüphelenebilirdi?

Çocuk aldı bardağı. Bir yudum değdi değmedi diline. Geri verdi “İçmeyeceğim” diyerek. Sevk-i İlahi’den gayri bir şeyle açıklanamazdı bu durum. Odaya hemşirenin girmesiyle, doktorun çocuğun elinden bardağı söküp alması bir oldu. Telaşla çıktı odadan. Kuşlar güruh halinde dolandı gökyüzünde. Melekler utandı az önce olanları yazmaya.

Tam o sırada servisin en kıdemli doktoru girdi koridordan. Bugün erken gelmişti. Türkü söyleyerek yürürken ağır adım, odanın kapısından geçip gitti. Sonra aynen geri birkaç adım attı.

-Kızım? Kim çıkardı seni odaya?

-Şafak Bey.

-Su içtin mi? (Bembeyaz kaşlarının altındaki zümrüt gözleri kocaman açılmıştı.)

-Verdi ama içmedim ben.

İşte yine tıkır tıkır sedyenin sesi, işte yine yoğun bakım. On dakika arayla çıkarılıp takılan aletler. En zoru da şu burnundan takılıp boğazından yutturdukları. Anlam veremiyordu olanlara, çocuktu. Ta ki dışardan “Sen kimden izin aldın? Sen bizim başımızı belaya mı sokacaksın?” gibi azarlamaları işitene kadar…

***

Yaşadığımız anlardan hangilerinin hafıza duvarımıza çakılacağını, o anın içindeyken bilemiyoruz. “Kimlerin hayatlarında unutulmaz insanlarız?” bilemiyoruz. Şafak  ‘şimdi otuz yaşına gelmiş, bir çocuk annesi olmuş’ bu kadının rüyasına girdiğini bilmiyor. Çünkü cinayet silahı bir bardak su olan maktulün varlığını bile hatırlamıyor olabilir.

O zayıf hafızalarımız gibi, bedenimiz de bir gün silinip gidecek. Unvanlarımız, borçlarımız, plaketlerimiz ve biriktirdiğimiz ne varsa dağılıp gidecek. Geriye yalnızca seçimlerimiz kalacak. Küçücük ‘an’larda olmayı seçtiğimiz kendimiz, söylemeyi seçtiğimiz sözlerimiz. Bunları seçerken neyi kendimize rehber ettiğimiz kalacak geriye. Hâlâ geç değil. Kayıt devam ediyor…