Beyza Nur  

Kaçımız fotoğrafla resmi kavram olarak birbirinden ayırabiliyoruz? Ya da kaçımız fotoğrafa fotoğraf demeye özen gösteriyoruz? Çizmekle çekmek arasındaki o ince ve keskin çizginin acaba farkında mıyız?

Eskiden fotoğraflarıma resim dediklerinde, beynimde şiddetli bir şimşek çakardı ve içimden hızlıca “Resim çekilmez, çizilir!” diye düzeltmeden yapamazdım. Sonra toplumun bu algısının sebebini düşünmeye başladım. Bu kadar basit ve aslında bilinen bir kavramı neden ısrarla hatalı telaffuz ediyorduk? Bu sorunun cevabını bulmak o kadar da zor olmadı.

Hayatımıza internetin ve Bilirkişi Bay Google’ın girmesinden sonra hafızamıza hızlı bir ‘resimler’ klasörü açıldı. Önceden paramız kadarını alırken, internetimiz kadarını resimler klasörüne doldurmaya başladık. Artık o eski ulaşılmazlıktan ve özgünlükten eser kalmamıştı. Artık fotoğraflar gazete veya dergilerden kesilen ‘vintage’ parçalardan yırtılıp, uçsuz bucaksız bir sanal dünyanın çöplüğüne dökülmüştü.

Geçmişte açık arttırmalarda kıymetli ürünlerin görücülerine çıkarılmasının tek sebebi özel ve sanatla üretilmeleri miydi? Yoksa onları ünlü bir sanatçının mı ortaya çıkarmış olmasıydı?

Ya da geçmişte bayramlarda mektupla gönderilen (artık antikacılarda unutulup tozlanmaya mahkûm olan) kartpostallara ve posta pullarına hayranlığımızın sebebi, gönderdiğimiz mektubun mu yoksa gönderilen kişinin mi kıymetiydi?

Konuya biraz daha yaklaşalım o halde. Geçmişte bir terziye gidip deneyip üzerimizde görmeden, güzel biçilip dikileceğini bilmeden bir kıyafet sipariş vermemizin nedeni o terziye olan güvenimiz miydi? Yoksa başka alternatifimizin olmaması mıydı?

Biraz daha yakın bir zamana gidelim. Açık büfe bir kahvaltıya gittiğimizde hangimiz tüm tezgâhlardaki yiyeceklerin hepsini tabağımıza doldurabiliyoruz? Yoksa tezgâhların başında yarım saat volta atmamıza rağmen yine elimize tanıdığımız ve bildiğimiz beş altı çeşit yiyeceği alıp mı yerimize oturuyoruz? Neden peki?

Aslında bunun sebebi farklılıklara kapalı olduğumuzdan değil. Seçeneğin artması, seçimlerimizi daha da zorlaştırmaktan ve karar mekanizmamızı çok fazla eşyayla parçalara ayırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor hepsi bu.

Belki de bu yüzden eşyaya verilen kıymetin azalmasına rağmen, verdiğimiz ücret arttı. Bu yüzden artık o sanatçılar, o değerli parçalar yok. Çünkü şuan sanatçı ve sanat her yerde (?) Bu yüzden güzeli ararken güzellik kavramını kaybetmemiz. Avm’de yüzlerce mağaza gezip hiçbir şey alamadan dönmemiz bu yüzden. Bu yüzden kalbimizde kıymetini yitiriyor kartpostallar, fotoğrafları resim görmemiz, görseller çöplüğünde sanatçıları yitirmemiz bu yüzden. Bu yüzden hafızalarımızın zayıflaması, dijital hafızalarda gizlenmemiz, terzilere kaybolan güvenimiz bu yüzden…

Şimdi desem ki; medya diyetine girsek hep birlikte. Hafızamızı boş reklamlarla oyalamak yerine ihtiyacımız kadarını alıp çıksak. Bölünmese seçimlerimiz, düşmese yere daha fazla bilincimiz. Bir şeyi çok sevmeden almasak mesela. Veyahut eğer çok beğendiysek günlerce dua etsek, rüyasını görsek.

Hatta desem ki size; kırmızı çizgimiz olsun.

Çizgilerden gökkuşağı yapmayalım. Tek bir şansımız olsun. Seçeneklerden iddia oynamayalım. Adı da ‘kısmet’ olsun.

Hatta arkadaşlarımız bile az ve öz olsun; insanlar topluluğundan ordu kurmayalım. Adı da ‘dost’ olsun.

Klavyede harflerle oyun oynamayalım. Seçtiğimiz kelimeler özenli olsun. Sanki daktiloda yazıyormuş gibi, kâğıdımızın ve mürekkebimizin sonunu kullanıyormuş gibi. Tek bir kez yazalım. Şuan size yazdığım gibi. Silmeden ve israf etmeden…

Adı da ‘mektup’ olsun.