FUNDA DEMİRER

Hemen herkesin duyduğunda çarpıldığı, peşine düştüğü, hakikatini aradığı bir söz olmuştur. Hele bu bazen sözlerin en güzeli bir ayet, bazen sözün sultanının bir hadisi ise… ve o deryadan süzülenler..

Hani Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm onu ihtiyarlatan ayet olarak işaret eder ya “Emrolduğun gibi dosdoğru ol” (Hud: 112) emr-i ilâhisine. O aleyhissalatü vesselama tesir edişinin zerresine ulaşamasa da,  kalbe bir ok gibi saplanan başka bir ayettir:  “Ey iman edenler iman ediniz” (Nisâ: 136) icmalinde hitab-ı Sübhaniye. Bu hitap, iman edenlere yapılan ikazlar “iman ettik demekle sınanmadan kurtulacağımız…”(Ankebut: 2) zannının önünü kesiyor, imanın sadece kalplerde yaşanmayacağı hakikatini bildiriyor.

İşte ardına düştüğümüz iman hakikatleri izinde karşımıza çıkan iman nurlarından bir nur olan bir ikaz var ki her şeyin birbirine karıştığı ahir zamanda özellikle dikkat çekiyor.

Birkaç kelime oysa sözlerin en güzelini serd eden Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’dan sudur etmiş, ardına dünyaları atan, önüne ebedî yurtlar sıralayan bir kaç kelimelik bir hatırlatma: “Sade yaşamak imândandır; sade hayat sürmek imândandır.”

Ebû Ümâme İyâs ibni Sa’lebe el-Ensârî el-Hârisî radıyallahu anh şöyle dedi:

Bir gün, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı onun yanında dünyadan bahsettiler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selem şöyle buyurdu:

“Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sade yaşamak imândandır; sâde hayat sürmek imândandır. ” (Ebû Dâvûd, Tereccül: 2 ; İbni Mâce, Zühd: 4).

Neydi, isteseydi sefasını süreceği dünyanın bütün mal ve mülkünü elinin tersiyle reddeden Kâinat Sultanının üstüne basa basa bildirdiği bu sadelik?

Peki, bütün dünyanın rahata, sefahate, zenginliğe, gösterişe, şatafata çağırdığı bir hayat, nasıl sade yaşanabilir ki?

Bir Peygamber yaşayışı:

63 yıllık ömrü tümüyle dünya rahatlığında uzak geçmiş Efendimizin dünyaya hiç ehemmiyet vermeyişinin en açık misallerinden biridir:  Hz. Ömer radiyallahu anh, bir gün Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna girdi. Efendimiz, yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte  Allah Resûlünün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer radiyallahu anh, bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer radiyallahu anh:

“Ya Resûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, sen sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Ömer radiyallahu anh’a  şu karşılıkta bulunur:

“İstemez misin ya Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun?”

Belki Asr-ı Saadetin şifrelerinden biri diyebileceğimiz bir sır:

Başta Peygamber olmak üzere etrafında hâlenen Sahabileri de elbette imanın derecesiyle israftan uzak, sade bir hayat sürmüşlerdi. Kaynaklar, onların maddi fedakârlıklarla imkânları zorlayıp hattâ kendi ihtiyaçlarından vazgeçtiği, îsâr hasletinin zirvede yaşandığı numunelerle dolu.

Bir medeniyet tasavvuru:

Yesrib’den başlayan, asırları aydınlatan, ferdi ve toplumları maddiyattan öte manevi değerlerle yükselten bir medeniyetin topyekûn sırlarının içinde mezc edildiği, gözümüzün önünde uzayıp giden İslâm san’at eserlerinin tüm şaşaası, heybeti, tezyini içine nakşolmuş nezahet, nezafet, nezaket..

Bir hayat biçimi:

Esmaya tecelligâh olmuş hallerin, sünnet-i seniyyeye intisab etmiş edep hudutları içinde dolaşan, her ehl-i ilim, ehl-i hakikat tasvirinde karşımıza çıkan bir duruş modeli… Başına açılmış en büyük dâvâ olan imanı kazanma ve kaybetme dâvâsında, insanın heva ve hevesine sunulanların tam zıddı bir hayat tercihi..

İktisatla alâkadar:

Olmazsa olmaz yaşama biçimi olarak tercih edilen “tüketici” vasfına bürünerek tüketicisi olduğumuz pek çok şeyle aslında hayatı tükettiğimiz gerçeği. İstifade etmek için verilmiş olan nimetlere ulaşmak kadar, vasıtalarında hayatımızı harcadığı hakikatiyle yüzleşmek..

Dünya sevgisi ile zıt:

Kâinata konulmuş bir dengenin dünya ve âhiret ölçüsü de aynı aslında, yüklerden kurtuldukça yükselme formülü, maddiyat ne kadar azsa maneviyatın o kadar arttığı, maddeden sıyrıldıkça maneviyata yaklaşıldığı,  arzî olandan tecerrüd ettikçe semavîye uruc edildiği hakikati..

Bir hürriyet tarifi:

Moda, eğitim, iletişim araçları, kişisel gelişim v.s. dört bir taraftan hücum eden “dünyadan ne koparırsam kârdır” hesabı peşinde koşmak yerine, kalbi mutmain edecek bir düstur; “dünyadan ne kadar vazgeçebilirsem kârdır” cesaretine soyunmak. Dünyevî prangalardan, dünyaya sırtını dönerek kurtulmak…

(Âhir zaman yaşayış modeline zıd ama ebedî zamanlar yurduna bolca yatırım sağlayan, daha pek çok tanıma sığdırılabilecek bir Sade Hayat’ın peşine devam eden yazılarla düşelim inşallah.)