ŞEYMA GÜR

Yirmi Dördüncü Sözün Dördüncü Dalını okuyorduk.

Bediüzzaman hazretleri, âlemlerinin Rabbinin kâinat sarayında hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cemadat ve nebatâtı, hem insanları istihdam etmesini anlatıyor, hepsini farklı hizmetlerde farklı şartlarda çalıştırılan amelelere benzetiyor ve şöyle diyordu:

“Hem melekler, Mabudlarının emriyle işledikleri işlerde ve onun hesabıyla işledikleri amellerde ve onun namıyla ettikleri hizmette ve onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve onun mülk ve melekûtunun mütalaasıyla aldıkları tenezzühte ve onun tecelliyat-ı cemaliye ve celaliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tena’umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.”

Bir arkadaş “Ama insan nefsini tam tezkiye etse bilebilir” dedi.

Düşündüm.

“Melek olmayan anlamaz” diyor Üstad.

Nasıl anlasın? Kendisinde nefis var, melekte yok.

Nefsi olmamak ne demek ne bilsin?

Şuurlu ama nefsi olmayan bir varlığın lezzetini nasıl tatsın?

Tıpkı o meleğin; açlığın ardından birbirinden güzel nimetlerle nimetlenmekteki, üşümenin peşinden sıcak bir yuva bulmadaki, hastalıktan sonra şifaya kavuşmaktaki, evlât sevmekteki lezzeti bilmemesi gibi.

Mesele melek olmak değil, insan olmak.

Ne yaparsan yap o nefis ortadan kalkmaz. Öldürdüm dersin, başka surette pırtlar. Zaten öldürülsün diye değil, doğru dürüst istimal edilsin diye verilmiştir.

İnsanın hem en tehlikeli hem en kullanışlı, en önemli cihazıdır ene.

Nasıl ki bir orkestrada farklı enstrümanlar bulunur. Kemandan keman sesi, flütten flüt sesi, davuldan davul sesi beklenir. Hepsinin uyum içinde terennümünden ahenkli bir melodi ortaya çıkar.

İmkân dairesi, mahlûkat âlemi büyük bir orkestra gibi.

Herkes kendi işine bakmalı.

Şehadet ve gayb âlemlerinde Cenab-ı Hakkı tesbih ve takdis nağmeleri en mükemmel şekilde terennüm edilmeli.

İnsan amel cihetiyle, kene yiyip şahane yumurta yapan tavukla da aşık atamaz, minik gagası ile mükemmel yuva ören kuşla da, sırf Rabbini takdis ve tesbih etmekle telezzüz eden melekle de. Hele hele kabul ve inkıyadda zerrenin eline su bile dökemez.

Ama onlar da insan olamaz!

O insan ki en büyük marifeti, varlık âleminin merkezine oturmaya pek meraklı ve dünyayı kendi etrafında dönüyor zehabına kapılmaya müstaid enesine rağmen, Rabbini Rab bilmektir. Kendisinin kendisi için değil, kendisini var edeni bilmek için var olduğunu idrak edebilmesidir.

Onun gücü güçsüz olmasında, ihtiyaçları miktarınca artan fakirliğini idrak etmesinde, kusursuz olamayacağını anlamasındadır.

Bizim babamız söz tutmadığı için Cennetten çıkarılıp imtihan meydanına atıldı. Ama hemen ardından pişman olup tevbe etti.

Biz başımızda bu ene belâsı varken günahsız olamayacağını bilen, ama kendisine tevbe kapısı işaret edilip, bağışlanma va’d edilen insanoğluyuz.

Düşeriz kalkarız ama âlemlere rahmet Peygamberimiz efendimizin (asm) peşinden Rabbimize doğru koşmaya çalışırız.

Kâinattaki en büyük hakikat, âlemlerin Rabbini tanımak ve ona kendi lisanınca ibadet etmektir.

Herkes bunu kendi kabiliyetince yapar.

İnsanlar olarak bizim en büyük kabiliyetimiz, sınırlarımızı hakkıyla bilebilmektir. En büyük günahımız da haddimizi aşmaktır.

Evet, yapabilene küllî ubudiyette diğer bütün mahlûkatı geride bırakmak imkân dahilindedir.

Ama her yaratılmış kendi kayıtları ile kayıtlıdır ve ne melek insanın başındaki belâyı tecrübe edebilir, ne insan meleğin hâlinden, zevkinden anlayabilir.

Âlemlerin Rabbi ise hepimizin her halini bilir.