EMİNE DEMİRTAŞ SİRKECİOĞLU

Kumsalda yürürken denizin, o ucu olmayan suyun ayaklarımın dibine yaklaşıp uzaklaşmasını izliyorum. Az ileride bir taşın yarısını ıslatıp geri çekilişi gözüme takılıyor.

Derinlerine ilerleyince bir yerin tamamen yosunlarla kaplı olduğunu görüp, “Kökleri nerede bunun, şu kumu biraz eşelesem de o yosun ağacının kaynağını bulsam” diyorum.

Bir başka yerinden yaklaştıkça taşlara saplanmış yüzlerce midye kabuğu ile karşılaşıyorum. İçinde sakinleri var mı şu an bilmiyorum, ama bir zamanlar burada yaşadıkları kesin.

Sonra deniz ile kesişen ormana gözlerim takılıyor. Suyun bittiği yerden yüzlerce ağaç boy göstermeye başlıyor. Sanki bir zamanlar aralarında anlaşmışlar, orman suya “Bak artık buradan sonrası benim, senin gezindiğin toprak sana yeter” demiş, su da ormana, “İyi peki, sen de köklerinle beni rahatsız etme, buradan berisi de benim” demiş gibi.

Her eşyada “Ben buraları, şu gördüğünüz her yeri kaplayabilirim, ruhunuz dahi duymaz” diyen bir halin olduğunu fark etmeye başlıyorum. Sonra aynı mekânı, havayı, suyu kullanan diğer başka eşyanın da aynı cümleleri sarf ettiğini duyuyorum. Herşeyde bir istiklâliyetini ilan etme çabası beliriveriyor bir anda.

Bunu en çok baharın gelişini duyanlarda görüyorum aslında.

Kupkuru ağacın bütün dalları, aynı anda gelen yaprakların “Bana yer açın” diye itişip kakışmasına sahne oluyor meselâ.

Sonra aynı kökten birkaç baş veren ve her yeri kaplayan çimenleri görüyor baş gözüm, sonra bütün dünyayı böyle sardıklarını hayal ediyor akıl gözüm.

Hayatın olduğu her yerde bu işgalci güçler ne çok asker barındırıyor? Sahi bunca askerler nereden geliyor? Nerede saklanıyorlardı şimdiye kadar?

Bir anda 1 milyon olan böcekler, trilyonu aynı anda harekete geçen karıncalar… Sonra bunlar gibi hayata geçmeye hazırlanan sayamayacağım yumurtalar, larvalar… Aman Allah’ım, ya bunların hepsi aynı işgalci güçle yayılıverirse ortalığa!

Ne hikmetse hiç de öyle olmuyor.

Karıncalar çok, ama ortalıkta yoklar.

Çimenler çok, ama domates ve salatalığı da yediğime yöre onun kökünde yoklar.

Yumurtalar, larvalar çok ama deniz, hava, toprak hâlâ gezebileceğim, nefes alabileceğim, kullanacağım sayısız alanlarla dolu.

Benim işgalci güç zannettiklerimin işgale gücü yetmiyor anlaşılan.

Her eşya belli bir noktada “Başla!” emrini duyduğu gibi, “Dur!” emrini de duyuyor.

Mutlak dediğimiz sınır tanımazlık, onların emre uymadaki o coşkulu, heyecanlı hallerinde var sadece. Yoksa onların payına düşen, her yaratılanda olduğu gibi “sınırlılık”.

Bu sınırlılığın bir başka şeklini hayvanlar âleminde de görüyoruz.

Onlardakinin adına “şefkat” diyebiliriz.

Hızla vursa devireceğini bilen küçük keçi yavrusunun insan yavrusuyla oynaşması bunu ispatlıyor meselâ.

Aslanın av organizasyonu yaptığı anda umulmadık anda karşısına çıkan şempanze yavrusunu çakallardan koruması başka bir “şefkat çizgisi” demek ki.

Onlardaki sayısız hal, bana “vahşet”in değil, “şefkat”in izlerini bulduruyor her zaman.

Sonra o merhamet çizgisine hayran oluyorum.

Bütün bu çizgilerde bir cetveli, o cetveli işleteni düşünmek.

Bütün sınırlarda bir iradeyi, Allah’ın Murid oluşunu görmek.

Bütün sınırsızlıklarda bir kudreti,  Allah’ın Kadir oluşunu hissetmek.

Bütün güç yetirilenlerde, boğun eğdirilenlerde bir istiklâliyetin, Esmâ-i İlâhiyenin tecellîlerini müşahede etmek.

Kendi kader kaleminin ucunu da O’na verip, bu âlemlerde dolaşmak…