Zekiye Avan

Yokuşun dönemecinden sağa doğru dönmüş yol alırken başımı sol tarafıma çevirdim. Güzel bir ağaç “Karşıya geç ve bana yakından bak” dedi. “Memnuniyetle” dedim, geçtim, baktım. Bakmalara doyamadım.
Sonra kendisinde bana ait gönderilmiş bir mektup olduğunu söyledi ve başladı.

“Öncelikle “Seni ve beni yaratan bir olan Allah, ben ise vazifeli bir memurum. O’nu anlatmak ve ilan etmek için, üzerimde gördüğün o güzel renkli ve süslü, bakmaya doyamadığın yapraklarım O’nun sanat eseri. Çekirdek halimden ağaç olana ve meyve verene kadar her halim onu anlatmak için. Esma-ül Hüsnayı üzerimde okuyabilirsin. Tek tek yaprak ve meyvelerimin üzerinde O’nun imzası var.

Taklidim mümkün değildir. Benim de bir ömrüm var ve bitecek. Vazifem bittikten sonra, üzülme! O’nun ilminde yok olmayacağım hem senin hafızanda, hem de neslimden gelen çekirdeğimde vazifem devam edecek. Beni yaratan o kadar ikram sahibi ki, yerimden hiç kımıldamadan rızkım ve hayatım için lazım olan suyu, güneşi, toprağı ve havayı adeta etrafımda pervane yapıyor.

Üzerime konan kusçukları da benimle rızıklandırıyor. Çünkü bu dünyayı, hatta kâinatı yardımlaşmak kanunu üzerine kurdu merhametinden.”
O köşecikteki ağaç şimdi daha bir canlı geldi gözüme. Konuşmak dil ile değildi sadece ve ayrılmak zorundaydım. Mektup çok uzundu. “Benim emsallerimde devam edersin” dercesine sessizce anlaştık. Tebessüme getirmişti beni ve düşünmeye sevk etmişti.
O ağacın üzerinde bir çırpıda okuyuverdim:
Ya Halık!
Ya Musavvir!
Ya Müzeyyin!
Ya Muhyi!
Ya Rahim!
Ya Kerim!
Ya Rezzak!
Ya Vedud!
Ya Mudhik!
Ya Evvel!
Ya Âhir!
Ya Zâhir!
Ya Bâtın!
Not: İsimleri çoğaltabiliriz beraberce.