BİRCAN ERDEN SAYIN

İnsanoğlu hayatının her safhasında türlü türlü korkular ve endişeler yaşar. Bu korku ve endişeler yaşanan ortama bağlı olarak farklılık arz eder. Dünyamızın, ülkemizin içinde bulunduğu haller sebebiyle son dönemlerde çoğu insanın korkularında gittikçe artış görür hale geldik. Hele hele gerek yazılı basın gerek görsel basında ve de sosyal medya üzerinden verilen haberler korkusu olmayan kişiyi bile korkutur halde. Gün geçmiyor ki telefonumuza “Aman dikkatli olun, falan yerde canlı bomba var” ya da “Falan falan mekânlara bombalı saldırı düzenlenecek” türünden mesajlar gelmesin. Bu tür mesajlar güya insanları dikkatli, temkinli olmaya çağırırken aslında korkularımıza korku katarak moralimizi daha da bozmakta.

Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat adlı eserinde Şeytanın desiselerini anlatırken ikinci maddede “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır” tesbitini yapar. Havf yani korku insanoğluna verilmiş bir histir. Ancak bu hissin veriliş amacını bilmezsek, bizim için bir bela olur. Nitekim Sözler adlı eserinde de şöyle der:

“İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfe ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derç olunmuştur. Alâküllihal o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlık’a müteveccih olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir. Halka muhabbet dahi, belâlı bir musibettir. Çünkü sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir beladır.”

– Şöyle olursa zarar görürsün, başıma bir şey gelebilir!

– Aman falan toplu taşıma aracına binmeyin çok tehlikeli!

– Falan yerden sakın geçme çok tehlikeli!

Eee nereye gideceğiz, nerede, nasıl yaşayacağız? Oturduğum yerde depremin olmayacağının garantisini kim verebilir? O halde bu tür endişelerin ve de korkuların sonu yok. Tüm bu haberleri bir tarafa bırakıp ilâhi haberlere baktığımızda insanı çok rahatlatan bir haber karşımıza çıkar. Yusuf Sûresinin 18. ayetinde: Hazreti Yakup (a.s.) oğlu Hz. Yusuf (a.s.) için ne demişti:

“Daha önce kardeşi (Yusuf) hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sadece Allah’a emanet ediyorum);” Demek ki neymiş? “فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ” Yani “Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların en merhametlisidir.” O halde işin hakikatine sığınıp, teselli olmaya bakmalıyız.

Yine Bediüzzaman Hazretlerinin Sözler adlı eserindeki şu tespitini de hatırlamamak mümkün değil:

“Evet, her hakikî hasenât gibi, cesaretin dahi menbaı imandır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menbaı dalâlettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayretle seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyrukluyıldızı görse, yerde titrer, “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan koca Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.)”

Demek oluyor ki iman ve cesaret doğru orantılı. Geriye dönüp ecdadımıza baktığımızda bunu gayet rahat görmüyor muyuz? İmkânsız gibi görünen zorlukları nasıl aştılar?